28 Ocak 2013 Pazartesi

Umut Işığım


Şahan Gökbakar’ın Celal ile Ceren adlı filminin galasında başrol oyuncusu Ezgi Mola, “herkesin bir Cereni olmalı” demiş. Celal ile Ceren filmini henüz seyredemedim, ve neye dayanarak öyle dedi hiç bir fikrim yok ama şunu çok rahatlıkla söyleyebilirim ki bence herkesin bir Tiffany’si olmalı.

Umut Işığım, bu senenin Oscar adayları arasında ve ben vizyona gireli epey olmasına rağmen yeni seyretme fırsatı bulabildim. Bugüne kadar hep muzip, yakışıklı rollerini canlandıran Bradley Cooper’ a orijinal adı “Silver Linings Playbook” olan filmde, Robert De Niro, daha önce buradan size anlattığım Hunger Games filminden Jennifer Lawrence, Hollywood'un çenebazı Chris Tucker ve Jacki Weaver eşlik ediyor.

Bradley Cooper yani Pat, karısını kendi evinde, duşta hiç de yakışıklı olmayan ve bir o kadar da pişkin bir adamla basıyor, hem de fonda kendi düğün şarkıları çalarken. İşte o an bir fırtına kopuyor ve Pat gösterdiği şiddet yüzünden 8 ay rehabilitasyon kliniğine gönderiliyor ve eşine 150 metreden fazla yaklaşması da yasaklanıyor. Biz filmde bu 8 aylık rehabilitasyon bittikten sonrasını izlemeye başlıyoruz.

Güçlü olsun zayıf olsun, güzel olsun çirkin olsun, zengin olsun fakir olsun toplumdaki bireylerden laf ola dünyaya gelmiş olanların değil de gerçekten yaşıyor olanlarının bir şekilde aşk acısı çektiğini düşünüyorum. İşte bu film o insanların yaşadıkları dertlerin başka bir yüzünü bizlere aktarıyor. Pat, karısının aşığını dövdüğü için rehabilitasyona kapatılınca bütün bir tedavi boyunca karısını yeniden kazanmanın hayallerini kuruyor. Öyle ki karısının o 8 ay boyunca bir kere bile ziyarete gelmemesini, 1 kere bile mektup yazmamasını, hatta evlerinden bambaşka bir yere taşınmasını ve 150 metre uzaklaştırma emri çıkartmış olmasını bile hiç önemsemiyor, hatta aklına bile getirmiyor. Tek derdi, klinikten çıktığında karısı Nikki ile konuşmak, kendisinden özür dilemek ve kendini çok sıradan olduğuna inandırdığı, her evlilikte olabilecek bu basit kavgayı unutturup yeniden mutlu bir çift olmak. Pat’in bu ulvi yaklaşımı hepimizin içinden inşallah dememizi sağlıyor ama biz olaya dışarıdan daha realist gözle bakan izleyiciler olarak; Nikki’nin, Pat’den çoktan vazgeçtiğini çok net görebiliyoruz. Kaldı ki Pat’in annesi Jacki Weaver ve babası Robert De Niro’da oğullarını elden geldiğince malum olana alıştırmaya çalışıyorlar ama nafile. Pat karısını seviyor, ve karısının onu affedeceğine ve ona geri döneceğine inanıyor. Hatta ona göre hiç sıkıntı yok.

İşte filmde anlatılanlar içinde beni en çok düşündüren bu mesajdı. İnsan gerçekten sevdi mi, inanmak istiyor.  Kendisinden başka herkes gerçeği görse de, seven kişi, kendini kandırmada, hayali bir gerçeklik yaratmada o kadar becerikli oluyor ki, kimse kendisini yolundan edemiyor. Her gelişmeyi, olumsuz olsa bile olumluya yoruyor. Hatta günümüzde olumlama adıyla kendine yer bulan, iyi düşün iyi olsun, enerjinle kendine çek, pozitif ol gibi düşünceleri kendine mesnet alarak, kendisine kaçınılmaz sonu anlatanları bile tersliyor. Burada aslında beynin ne kadar güçlü ve çetrefilli bir organ olduğunu bir kez daha görüyoruz. Hani birine 100 kere deli dersen deli olduğunu düşünür derler ya aynen orada da olduğu gibi, kişi düşündükçe, hayalini kurdukça, daha çok inanmaya başlıyor ve inandıkça da gerçekliği değişmeye başlıyor. Bir süre sonra hayallerindeki düşünceler ona gerçek gelmeye başlıyor ve beyin insana sanal bir gerçeklik yaratıyor. İnsan düşünerek ve kendisini buna inandırarak olmayanı oldurduğunu düşünüyor. Bunun bir adım sonrası tabi ki delilik ya da şizofreni. Kendisini Napolyon ya da Don Kişot sanan insanların geçtiği yollar bu yollar aslında. Kitabı ya da biyografiyi okuduktan sonra o kadar etkisinde kalıyor ki, bir süre sonra bu etki hayal kurmasına ve sonra da bu hayale inanmasına sebep oluyor. Tabi ki her kendini kandıran insan sonunda delirmiyor, şizofrenlik ya da delirme çok öte bir durum ama kendini kandırma ve hayali gerçeklere inanıp bu minvalde davranışlarda bulunma bu merdivenin ilk basamakları sayılabilir. Daha güçlü ve tecrübeli olanlar bu, kendini dolduruşa getirme tuzağından kurtulmayı başarıyorlar ve geç de olsa kendileri için doğru kararı alıyorlar ama arada sevgi var ise muhakkak bir geç kalınma oluyor. Dediğim gibi, seven insan, inanmak istiyor.


Her neyse ki, artık Allah tarafından mı yoksa ailesi tarafından mı yollandığı belli olmayan Tiffany, olaya el koyuyor da benim herkesin bir Tiffany’si olmalı lafım bir anlam kazanıyor. Tiffany, aslında daha zor durumda; kocası, kendisini mutlu etmek için uğraşırken trafik kazası geçirip ölmüş bir polis. Tiffany bu travma ile bambaşka bir şekilde mücadele vermiş ama gelinen noktada gerçekliğe kavuşmuş ve ilerlemiş. Pat’in hayatına girerek onu kendi Wonderland'inden çıkarıyor ve biraz ali cengiz oyunlarıyla, biraz da uğruna mücadele edeceği başka bir amaç vererek Pat’in kendisini bulmasını sağlıyor.

Film, Pat’in durumundan kendimize pay çıkardığımız ölçüde, zaman zaman gözlerimizin dolduğu, boğazımızın düğümlendiği, zaman zaman ise kahkahalarla güldüğümüz başarılı bir yapım. Özellikle Bradley Cooper, Jennifer Lawrence ve Jacki Weaver çok çok başarılı bir oyunculuk sergilemişler. Bradley Cooper, bugüne kadar canlandırdığı alışılmış rollerinin dışına çıkarken psikolojik rollerin de altından kalkabileceğini hem kendisine hem de Hollywood’a ispat etmiş. Jennifer Lawrence, Hunger Games’deki ok atan küçük kız değil artık, büyümüş ve fıstık gibi bir hatun olmuş. Robert De Niro ise aynı, hep bildiğimiz bol mimikli De Niro. Chris Tucker ise 1000 kilo mu almış ne, o cırtlak sesi olmasa gerçekten tanıyamazdım.

Yukarıda da anlattığım gibi aşk acısı, sevdiğine sahip olamama ya da kaybettikten sonra geri kazanma çabaları her kesimden insanın hayatında bir ara tecrübe edilmiştir. İşte o anlarda, herkesin bir Tiffany’si olmalı sana Morpheus gibi “Welcome to the real world” demeli ve sana aslında neyin kıymetli olduğunu göstermeli. 

29 Kasım 2012 Perşembe

Contemporary İstanbul 2012


Bir Contemporary İstanbul sanat fuarını daha geride bıraktık. Türkiye’de son yıllarda hızla artan sanat ilgisi bu tür fuarlarda da kendini belirgin bir şekilde hissettiriyor. Art Beat, Contemporary İstanbul, Tüyap sanat fuarı, Abdi İbrahim’in sponsor olduğu Van Gogh sergisi, Sakıp Sabancı Müzesinin sponsor olduğu Rembrandt ve çağdaşları ve Claude Monet sergileri bu sene bizleri sanata doyurdu ve daha ilgisiz olanların bile ilgisini çekti.
Bu seneki Contemporary İstanbul sanat fuarından, bir  koleksiyoner gözüyle, kendi şahsi görüşlerimden bahsetmem gerekirse, maalesef çok etkilenmedim. Geçen seneki fuar bence çok daha başarılıydı. Özellikle üst katı daha ticari, alt katı daha ise sanatsal bulduğumu söyleyebilirim.  Aklımda yer edecek kadar beni etkileyen işlerden kısa kısa bahsetmem gerekirse, üst katta Dirimart Galeri de çok güzel bir Ramazan Bayrakoğlu işi vardı ve insanın baktıkça bakası geliyordu. Standın dış duvarında da Andreas Gursky'nin 400.000 euroya satılan Bangkok No.4 adlı işi vardı. Olcay Art’da Devrim Erbil hocanın İstanbul manzaralarını kendi tekniğiyle resmettiği işler vardı. Değerli sanatçı Burhan Doğançay’ın olduğu bölümde ressamın yeni işleri sanatseverlerin ilgisine sunulmuştu. Laurence Jenkell’in bonbonlarıyla dolu pavyon, işlerin parlak kırmızı renkte olmaları sebebiyle dikkat çekse de bana biraz ticari geldi. Her ebattan bonbonun yer alması bende sanki sanat pavyonu değil de, hediyelik eşya dükkanı izlenimi yarattı. Seri üretime dönmüş sanat beni biraz itiyor. Ansen yine geçen seneki gibi microbigslerden oluşan işlerini sergilemişti. Galeri Merkür'ün standında Ziya Tacir'in etkileyici bir fotoğrafı, Seçkin Pirim'in küçük bir duvar işi ve Ebru Döşekçi'nin parlak kırmızı bir heykeli vardı. Diğer bir pavyonda bulunan Mehmet Güleryüz’ün diptik dev resmi belki alınacak eserler arasındaydı ama onun haricindeki üst kattaki çoğu eser müzayedelerde ya da galerilerde görülecek sıradanlıktaydılar.
Alt kata gelince bu sene sevgili Oktay Duran, Art On galeri olarak yine çok güzel bir sergi alanı oluşturmuştu. Konusunun en uzman isimlerinden biri olan Özlem Ünsal’ın eserleri optimum bir şekilde yerleştirmesi sonucu; bir tarafta iç açan renkleri ve sarhoş eden perspektifi ile Burcu Perçin’in fuarın ilk günü satılan işi, bir tarafta gerçek mi fotoğraf mı, resim mi ayırt edemediğiniz bir Yahya Bağçı işi, bir diğer tarafta ise Kemal Seyhan’ın defalarca boya üstüne boya vurarak yaptığı kan kırmızı bir tuval işi pavyona girer girmez göz alıyordu. Yahya Bağcı, yeni işlerinde evlerdeki vitrinlerin ya da gümüşlüklerin fotoğraflarını çekip bu resimleri hiper realist bir teknikle tuvale aktararak bambaşka bir seri oluşturmuş. Art On galerideki işi de dikey bir resim olduğundan, belli bir mesafeden baktığınızda sanki evin bir duvarında bir gümüşlük varmış etkisi yaratıyordu. Ben şahsen işçilikten de teknikten de çok etkilendim.
Art ON Galerideki eserlerden bir kısmı. Soldan sağa, Burcu Perçin, Kemal Seyhan ve Ali Alışır.
Alt kattaki pavyonlardan biri de H.R. Giger, Yüksel Arslan ve Ahmet Güneştekin’in eselerinin sergilendiği Mim Art galeriydi. Ahmet Güneştekin, Antrepo 3 teki Yüzleşme isimli dev sergisinin yanı sıra son dönem işleri ile Contemporary İstanbul’a da katılmış. Bir diğer sanatçı Giger ise (ünlü yönetmen Ridley Scott’un, Alien’inin yaratıcısı) bir resim, üç küçük, bir de büyük heykel ile Mim Art Galerinin duvarlarını süsledi. Mim Art Galeri’de en beğendiğim işler ise, Fransa’da yaşayan değerli sanatçımız Yüksel Arslan’ın kataloge işleriydi. Müzayedelere çok nadir çıkan, aranıldığı zaman kolay kolay bulunamayan bu sanatçının güzel ve kataloge işlerini sanatseverlere sundukları için Mim Art Galeri’yi tebrik etmek gerekir.
Sonuç olarak baktığımızda % 65 satış ortalaması yakaladığından bahsedilen Contemporary İstanbul 2012, galerileri tatmin etmiş olabilir ama 2011 deki fuara kıyasla bir koleksiyoner olarak beni çok tatmin etmedi.  Hepsi diyemem ama birçok sanatçının para eden işlerinin üretimini devam ettirdikleri bir fuardı bana göre. 2013 de çok daha güzel bir fuar görmemiz dileğiyle, herkese sanat dolu günler dilerim.

20 Kasım 2012 Salı

Muhteşem Yüzyıl mı? Yoksa sonun başlangıcı mı?


Toprakları üstünde birçok etnik kökenden ve milletten insanın rahat ve huzur içinde yaşadığı, üç kıtaya hükmetmiş bir devlet olan Osmanlı İmparatorluğunun, en parlak dönemini anlatan meşhur bir dizimiz var. Göz alıcı dekorları, birbirinden çarpıcı kostümleri, güçlü kadrosu ve sürükleyici anlatımıyla ben dahil milyonları ekrana kilitleyen bu dizi, zaten sayısız kitap okuyup senaryo yazacak kadar tarihe meraklı olan bendeniz de, o dönemle ilgili de sayısız kitap okuma isteği yarattı.

Anadolu’da küçücük bir beylik iken, İslamiyet’i yayma adına yapılan savaşlarla, diğer beylikler arasından sıyrılan, toprakları büyüdükçe güçlenen, güçlendikçe büyüyen ve zamanla tarihin en büyük imparatorluklarından biri olan Osmanlı, aslında birbirinden enteresan hikayelere sahip.  Bu hikayelerden en ilginci de tabi ki en uzun süre (tam 46 yıl) tahtta kalmış ve hükümdarlığı sırasında da Devlet-i Aliye'nin en geniş topraklara sahip olmasını sağlamış Kanuni Sultan Süleyman'a ve onun eşi Hürrem Sultana ait.

Okuduğum kitaplar arasında beni en çok etkileyenleri, tarih romanı değil, tarihin romanını yazdığını söyleyen değerli yazar Cahit Ülkü’nün kitapları “Son Hazaryalı” ve “Suların Getirdiği Padişah” adlı kitaplar oldu. Yazarın, bu iki kitabın haricinde, “Pargalı İbrahim Paşa” ve “Rüstem Paşa” adlarıyla iki kitabı daha var. Cahit Ülkü, anlaşıldığı üzere tamamen Sultan Süleyman dönemi üzerine ciddi araştırmalar yapmış ve o dönemin karakterleri ile ilgili romanlar yazmış. Özellikle “Son Hazaryalı” daha bir Hürrem romanı ve 12 sayfalık kaynakçasıyla, tarih romanı değil, tarihin kendisinin roman haline gelmiş şekli olduğuyla da hayli iddialı.

Tabi, blogumdaki bir önceki “Tarih tekerrürden ibaretse, hangi tarihi dikkate almalıyız?” adlı yazımda da belirttiğim gibi; konu tarih olunca, o zamandan bu zamana kadar süregelmiş kaynaklar ve belgelerin doğruluğuna ve onların mantıklı bir şekilde yorumlandığına kendimizi teslim etmek zorundayız. Buradan yola çıkarak, Muhteşem Yüzyıl dizisini merak ve ilgi ile izleyenlere, tam 207 ayrı kaynaktan yararlanılarak yazılmış “Son Hazaryalı” adlı romandan bazı ilginç bilgiler vermek istedim.

Hürrem, yani kitaptaki adıyla Roza, bir dönem Hazar denizinin kuzeyinde hüküm sürmüş Hazarya devletinin son hanlarından Ivan’ın kızı. Hazarya, Musevi bir devlet ve o dönem, Hristiyanlardan çok zulüm gördükleri için zamanla güçsüzleşmiş ve dağılmış. Hayatta kalan son Han’ın en büyük hayali ise bir gün yeniden Hazarya devletini kurmak. Bunun için de, kızı Roza’yı, Museviliğin en rahat yaşandığı Osmanlı topraklarına yollamak, hatta sadece yollamakla kalmayıp, aynı zamanda Roza’nın Devlet-i Aliye’nin hükümdarı, Sultan Süleyman Han’ın en yakın arkadaşı ve has odabaşısı Pargalı İbrahim’in de eşi olmasını istiyor.

Eskiden kendisine sadık olup da şimdi Osmanlı akıncıları içinde yer alan bir cengaverden de sözde Roza’yı kaçırmasını ve bir savaş ganimeti gibi Pargalı İbrahim’e sunmasını istiyor. Planı aynen gerçekleşse de, Pargalı, kendisine getirilen bu kızıl dilberi kendine layık görmeyip hünkarına sunuyor ve Ivan istedi bir göz, Allah verdi iki göz şeklinde bir durum oluşuyor.  Hazarya devletini kurma heyecanıyla cihan imparatorunun karşısına çıkan Roza bütün hünerlerini konuşturuyor ve sultanı kendisine aşık ediyor. Zaman içerisinde ilk şehzade Mustafa'nın annesi Mahidevran ile yaptığı kavgalardan galip çıkmasıyla, saraydaki konumu güçleniyor ve şehzadeler doğurdukça Sultan Süleyman üzerindeki etkisi artıyor ama bir türlü padişahı eski Hazarya devletinin olduğu topraklara göndertip, oralarda babasının kurduğu hayalin gerçeğe dönüşmesini sağlayamıyor. Mehmet ve Mihrümah doğduktan sonra, babası Ivan’ın yanındayken tanıdığı ve aşık olduğu Hazaryalı doktor Agustinho, kendisini Hürrem'in kardeşi gibi tanıtıp sarayda Roza’yı ziyaret ediyor. Bu bölümler aslında Muhteşem Yüzyıl dizisinde ressam Leo adıyla, belki de toplum korkusuyla, biraz farklı bir şekilde anlatıldıysa da Cahit Ülkü’ye göre aslında gelen Hazaryalı doktor Agustinho. Hürrem, Agustinho’yu görünce hem aşkı depreşiyor hem de Süleyman Hazar devletinin kurulmasını sağlamadıysa belki oğlu sağlar diyerek Agustinho ile birlikte oluyor. Böylece Sultan Süleyman’a hiç benzemeyen ve safkan Hazaryalı Selim doğuyor.

Artık Hürrem’in önünde hayallerini gerçekleştirmek için bir tek adım kalır o da safkan Hazaryalı oğlunu, Selim’i sultan yapmak. Bunun için önce Mahidevran’ın oğlu Mustafa’dan kurtulmalı ama ondan önce şehzade Mustafa'nın en büyük koruyucusu Pargalı İbrahim’in işini bitirmelidir. Zaten yıldızı barışmadığı Pargalı, Süleyman ile oyun oynadığı bir gecenin sabahı boğazlanmış olarak bulunur. Pargalı’nın ölümüyle boşalan vezir-i azamlık görevine, Mihrümah ile zorla evlendirdiği Rüstem Paşayı geçirtir. Rüstem Paşa ise Hürrem’in bu iki iyiliğini karşılıksız bırakmamak için artık Hürrem’in kuklası haline gelir. Zaman içerisinde şehzade Mustafa’nın katibinin el yazmalarını ele geçirip yazısını taklit etmeye ve şehzade Mustafa’nın sahte mührüyle babası Süleyman’a Mustafa'nın ağzından mektuplar yazmaya başlar. Mektuplarda şehzade babasının artık yaşlandığını, tahtı kendisine bırakması gerektiğini söyler. Süleyman’ın sert dille şehzadesini azarladığı mektuplar ise hiç Mustafa’ya ulaşmaz, böylece İstanbul’da babasının kendisine bilendiğinden habersiz kalır. Bir gün Süleyman daha fazla dayanamaz ve kararını verir. Ya oğlu onu öldürecektir, ya da o oğlunu. Mustafa’yı otağında huzuruna çağırdığı bir gün yedi iri cellat, Mustafa’yı, belki de sultan olsa, Devlet-i Aliye’yi çok daha ileri götürecek kadar değerli bir şehzadeyi hakkın rahmetine kavuştururlar. Süleyman perdenin arkasından oğlunun cansız bedenine bakarken sakat doğan en küçük şehzade Cihangir çadıra girer ve abisinin naaşını gördüğünde babasına oğluna nasıl kıydığı hakkında veryansın eder. Süleyman o sinir boşalımıyla oğluna sert bir tekme atar ve zaten sakat olan Cihangir yediği tekme ile oracıkta ölür. Mustafa’nın ölümüyle iyice gözden düşen Mahidevran Edirne sarayına sürülür. Artık padişahlık için en büyük aday, Hürrem’in büyük oğlu Mehmet’tir ama o da kaderin acı bir oyunu ile attan düşerek ölür. Geriye sadece Selim ile Beyazıd kalmıştır. Hürrem’in bu ikilideki tercihi çok nettir. Hazarya devletinin yeniden kurulması için safkan Hazaryalı Selim tahta geçmelidir. İki şehzade arasında hep Selim’in adını öne sürer, zaten yaşça büyük olan da o dur. 

Süleyman zamanla Beyazıd’ı gözden çıkarmaya başlar. İki kardeş arasında yapılan savaşlarda hep Selim’e destek olur. Beyazıd en son, İran şahı Tahmasb’a sığınmak zorunda kalır. Tahmasb, Beyazıd’ı 20.000 askeri ile sarayında konuk eder. En yakın adamlarının “şehzadem bir onay verin, 20.000 askerle Tahmasb’ın sarayını ele geçirelim. Babanız, İran’ı fethetmiş bir şehzadeye hayır diyemez, bir anda hem batının hem doğunun hükümdarı olursunuz.” telkinlerine, “bize konukseverlik gösteren bir ev sahibine bu hainliği yapamayız” deyip reddeder, ama o Tahmasb onun için aynı asaleti göstermez ve zaman içinde gelişen dostluklarına binaen şehzadenin askerlerini ödünç alarak kısa görevler için İran’ın belli yerlerine gönderir ama giden hiçbir asker geri dönmez. Sonrasında da askersiz kalan şehzadeyi Süleyman’dan gelen bir ferman ile hapseder. Daha sonra ise İstanbul’dan gelen cellatlar, hem şehzadeyi hem de ailesini katlederek, tahtın tek varisinin Selim olmasını sağlarlar.

Beyaz'ın iki dakika da Yaprak Dökümü, ya da iki dakika da Kuzey Güney'i anlatması gibi hızlıca anlattığımdan çok daha fazlası var Cahit Ülkü’nün kitaplarında. Okuması kolay, dili akıcı. Muhteşem Yüzyıl dizisinde bu anlatılanların ne kadarı beyazcama yansıyacak, ne kadarı halkın tepkisinden korkularak es geçilecek bilemiyorum ama çok da tepki gösterilmeyi gerektirecek bir durum olduğunu sanmıyorum. Sonuçta sultanlara şehzade veren harem gözdelerinin tamamının gayri Müslim olduğu bir dönemde Selim safkan Hazaryalı olmuş olmamış ne fark eder? Tam 207 kaynaktan yararlanılarak yazılan “Son Hazaryalı’nın” anlattıkları bana ilginç geldiği için buradan okuyanlarla da paylaşmak istedim. 

Bize bugüne kadar öğretilenlerden çok daha farklı ve çok daha şaşırtıcı olan bütün bu anlatılanlardan sonra insan kendi kendine sormadan edemiyor; acaba Süleyman 46 sene tahtta kaldığı için mi, o tarihten sonra imparatorluk bir daha hiç aynı parlak günlerini göremedi? II. Murat’ın tahtı Fatih Sultan Mehmet’e bıraktığı gibi, o da ölmeden tahtı en iyi yetişen oğluna bıraksaydı, Devlet-i Aliye için daha mı iyi olurdu? Yani muhteşem yüzyılı yaratan cihan imparatoru, hırsıyla bilmeden o imparatorluğun gerçek anlamda başarılı son imparatoru mu olmuştu? Yani muhteşem yüzyıl, aslında bir bakıma sonun başlangıcı mı oldu? Maalesef hiç bir zaman bilemeyeceğiz.

12 Kasım 2012 Pazartesi

Tarih tekerrürden ibaretse hangi tarihi dikkate almalıyız?


Lise yıllarında dünya tatlısı ve deyim yerindeyse çok kafa bir tarih hocamız (sevgili öğretmenim, Beyza Şahin’in kulakları çınlasın) olmasına rağmen, ben o dönemlerde tarihe çok ilgi duymuyordum. Delikanlılık çağlarında, kızlarla gezmek ya da üniversite sınavı için test çözmek daha öncelikliydi. Tarih benim için liseyi bitirmek için verilmesi gereken derslerden biriydi. Çalışkan bir öğrenci olmadığımdan da 6-7-8 gibi notlarla tarih dersini okudum bitti, verdim gitti.

Daha sonraları, yaş ilerledikçe entelektüel seviyenin gelişmesi ile ilgi alanlarım ayrıştı ve bilinç seviyem geliştikçe mitoloji, tarih, edebiyat, sinema ve resim gibi konular benim için daha ilgi çekici olmaya başladı. İlgi alanlarım içinde hatırı sayılır bir öneme sahip olan tarih ise bende sürekli bir merak uyandırdı. Eski Mısır’dan, Roma İmparatorluğuna, Osmanlı’dan, yakın tarihimize kadar birçok kitabı okuyarak, kütüphanemin tozsuz raflarına kaldırdım. “Bizans ve Osmanlı Sentezi” adlı kitabın yazarı, değerli araştırmacı İsmail Tokalak’ın haricinde, Halil İnalcık ve İlber Ortaylı, Türk ve Osmanlı tarihi denince akla gelen ilk ve en güvenilir isimler olduğu için de bu değerli tarihçilerin birçok kitabını zaman içinde edindim.

En son İlber Ortaylı’nın 1923-2023 Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı adlı yeni çıkan kitabını aldım ve okumaya başladım. Sayfalar ilerledikçe daha evvel defalarca düşündüğüm konu yine aklıma geldi. Tarih, ne kadar da çetrefilli bir konu. Tamamen galipler tarafından yazıldığı için midir, yazılırken muhaliflerin sabotajları ile dezenformasyona uğradığı için midir, yoksa zaman geçtikçe hıyanete uğradığı için midir bilinmez ama sürekli bir uyuşmazlık içinde. Tarihi diğer sosyal bilimlerden daha ilginç hale getiren de; bu bilinmezlik ve araştırarak en doğruya ulaşma çabasıdır belki de bilemiyorum ama şu bir gerçek ki, verilen müfredatı aynen okutmak zorunda olan değerli tarih öğretmenlerimizi tenzih ediyorum, zamanında bize tedrisat olarak okutulan tarihin gerçek tarihle alakası yok. Evet, belki alakası yok biraz ağır oldu ama popülist yaklaşımlarla çok şeyin değiştirildiği ya da eksik verildiği kesinlikle doğru.

İlber Ortaylı’nın son kitabında, tarih kitaplarında daha önce okumadığımız ya da eksik okuduğumuz birçok bilgi, soru cevap şeklinde ve sıkmadan verilmiş. Merakınızı celbetmesi açısından tek bir örnek vermek gerekirse, benim lise yıllarımdaki tarih kitaplarında; 1. Dünya savaşı öncesinde Reval görüşmesinde İngiltere, Fransa ve Rusya'nın ittifak kurduğunu ve hatta Osmanlı’nın bile kağıt üzerinde paylaşıldığını, bunu öğrenen Osmanlı hükümetinin ise bunu engellemek adına İngiltere ve Fransa ile ittifak kurmak istediğini, fakat Balkan harbindeki başarısızlığı nedeniyle güçsüz bir ordusu olduğu düşünülerek reddedildiğini ve sonrasında Almanlarla ittifak kurarak kumar oynadığından hiç bahsedilmez. O dönemin tarih kitaplarında “Avusturya-Macaristan veliahtı Arşidük Ferdinand’ın süikaste kurban gitmesiyle 1. Dünya savaşı başlar ve Osmanlı İmparatorluğu, Almanlarla ittifak yapar” ibaresi vardır, ama İlber Ortaylı, (tabi konu tarih olunca maalesef kim doğru, hangisi doğru hiçbir zaman bilemeyeceğiz) konuyu aynen yukarıdaki gibi anlatmış. Yani Osmanlı hükümeti, paylaşılmamak adına İngiltere ve Fransa’ya yaklaşmış ama reddedilince Almanya tarafına geçmiştir. Halbuki, İngiliz ve Fransızlardan ret yediğinde 1. Dünya savaşından uzak durup, orada asker ve mühimmat kaybetmeseydi, 1. Dünya savaşı sonrası Anadolu topraklarının muhtemel bir işgaline çok daha güçlü bir şekilde karşı koyabilecekti. Osmanlı hükümeti basiretsiz bir yaklaşımla önce güçlüye yaklaşmış, ama kabul görmeyince güçsüzün yanında saf tutarak belki de yeneriz diye kumar oynamıştır ve bu kumar ülkenin savaş sırasında çok daha fazla asker ve toprak kaybetmesine, savaş sonrasında ise Sevr anlaşması ile muhatap olmasına sebep olmuştur. Osmanlı’nın Almanya yanında savaşa girmesiyle, Osmanlı topraklarında cepheler açılmış ve İstanbul işgal edilmiştir. Savaşı kaybeden tarafta olması, topraklarını işgali için kazanan devletlere hak ve güç vermiştir. Halbuki aynı 2. Dünya savaşındaki gibi tarafsız bir konumda olsaydı, belki de büyük bir savaştan çıkmış olan ihtilaf devletleri işgale hiç başlamayabilirlerdi. Neyse ki eğrisi doğrusuna denk gelmiş ve küllerinden koca bir ülke yeniden doğmuş ve Cumhuriyet kurularak, demokratik hayata geçilmiştir ama bu yine de neyin nasıl olduğunu bilmememizi gerektirmez.

Tek tek örnekler vererek konuyu dallandırıp, budaklandırmaya gerek yok. İlgisi olan okuyucular, İlber Ortaylı’nın 1923-2023 Cumhuriyet'in İlk Yüzyılı adlı son kitabını alarak ne demek istediğimi anlayabilirler. Okullardaki tarih kitapları mı doğrudur, İlber Ortaylı’nın, Halil İnalcık’ın ya da İsmail Tokalak’ın yazdıkları mı doğrudur kesin olarak bilmek maalesef mümkün değil. İşte baştan beri dikkat çekmek istediğim konu da ne yazık ki bu. Tarihi gerçekten tam olarak bilemeyeceksek, ya da kafamızda hep bir şüphe kalacaksa, onun tekrarlanacağı bir durumda kulağımıza küpe olan yer neresi olacak? Zaten galipler ya da popülistler tarafından yazılmış bize inandırılmak istenen mi, yoksa acı da olsa gerçekler mi?  Neyin yeniden olmasını beklemeliyiz, neden ders almalıyız ve neye karşılık hazırlıklı olmalıyız?

Son söz : Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan, yapana sadık kalmaz ise değişmeyen hakikat, insanlığı şaşırtacak mahiyet bir alır.  Mustafa Kemal Atatürk.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Bir izlenim de siz edinin...


Bir manzaraya, bir objeye ya da bir kişiye doya doya, sindire sindire baktığınızı düşünün. İşte bu uzun ve dikkatli bakıştan sonra, gözlerinizi kapatıp, baktığınız manzarayı aklınızda kaldığı kadarıyla resmetmeye empresyonizm denir. Daha da anlaşılır tabiriyle izlenimcilik; sanatçının belli bir anda gördüğü şeyi artık görmüyorken, aklında kaldığı ve ona hissettirdiği biçimde tuvale aktarmasıdır, yani edindiği izlenimin resmini yapmasıdır.

1860 ‘lı yıllarda Fransa'da bir grup ressamın birbirlerinden etkilenerek ve yeni bir tarz keşfetme heyecanıyla yarattıkları bu akım sayesinde sanat dünyasında hiçbir şey artık eskisi gibi olmayacaktır. Empresyonizm sayesinde bizler Claude Monet, Pierre-Auguste Renoir, Edgar Degas, Camille Pissaro gibi sanat tarihine başyapıtlar kazandıran sanatçıları tanıdık. Daha sonra gelen Van Gogh, Paul Cezanne, Paul Gauguin gibi ressamlar ise empresyonizmden etkilendiler ve limitlerin dışına çıkarak izlenimciliği daha da geliştirdiler.

Şimdi bu kadar kor bilgiyi niye şıp diye verdin derseniz, tarihin en önemli empresyonist sanatçısı, hatta belki de en önemli ressamlarından biri şu an Sakıp Sabancı Müzesinde, gözlerinizin ve ruhunuzun bayram etmesi için sizi bekliyor.

Günlük hayatımızda o kadar çok gerekli gereksiz şeye bakıyoruz ki. Sabah kaçamadığımız trafikten, sağda solda bekleyen çöp tenekelerine; orada burada atılmış izmaritlerden, gazetelerde gördüğümüz insanların insanlara yaptıkları çirkinliklere kadar birçok şey, aslında ruhumuzu da kirletiyor. İşte sırf bu yüzden bir hafta sonu gözlerinizi güzel şeylere çevirmekte ve ruhun gıdasını vermekte son derece fayda var.

Claude Monet 1840 da Paris’te doğar ve 43 yaşına kadar bu büyülü şehirde yaşar. İzlenimciliği beraber hayata geçirdiği çağdaşları Manet, Degas, Renoir, Cezanne, Pissaro ve Sisley ile beraber sanat akademisinde itibar görmemeleri ve bunun devamında açtıkları sergilerde başarısız olmaları, Monet’yi umutsuzluğa iter ve sanatçı iflas eder. Bu çaresizlik ve depresyon yüzünden resimlerine bir süre kasvet hakim olur. Monet, bu depresyondan kurtulmak için kendini yollara vurur ve Avrupa’yı gezer. En sonunda sanatı için doğa ile iç içe olması gerektiğini düşünür ve 1883 senesinde Sen Nehri kenarında bulunan ve Paris’e 65 km uzaklıkta olan Giverny’ye yerleşir. Burada bir yandan köy hayatı ile haşır neşir olurken diğer yandan da manzaraları konu alan resimler yapar. 

Bir süre sonra etrafında gördüğü manzaralar kendisini tatmin etmez ve 1893 yılında evinin yanındaki araziyi satın alır. Bu arazinin içine büyük bir havuz yapar ve etrafına ağaçlar, çiçekler diker. Hayal ettiği manzaranın oluşması, yani ağaçların büyümesi, nilüferlerin çiçek açması için senelerce bekler ve hayatının son 25 senesini kendi elleriyle yarattığı bu cennet bahçesini resmetmeye adar. 1900 lü yılların başlarında gözleri bozulmaya başlar ama o gördüğünün hayalini resmetmeye devam eder. Bir sıkıntı vardır ki bozuk gözlerle artık renkleri eskisi kadar iyi seçemiyordur. Bu sebeple eserleri, daha sarı ve kırmızı ağırlıklı olmaya başlar. Sonrasında gördüğü tedavilerle gözleri eski sağlığına kavuşur ve renkler sanatçının gözünde eski hallerine kavuşurlar. Sakıp Sabancı Müzesinde, ressamın gözlerinin bozulmasından önce ve sonra yaptığı resimler aynı anda yer almakta. Böylece göz hastalığının bir insanı ne kadar etkilediğine de şahit olabiliyorsunuz.

Hayattaki güzel şeyleri seçme, kötü şeylerden kaçma tamamen bizim elimizde. Bu bayramda İstanbul’daysanız, bir gününüzü Monet’ye ayırın, Emirgan’a gidin, Sütiş’te boğaza doya doya bakarak demli bir çay için ve sonrasında müzeye girin ve kendiniz için bir fark yaratın. Yok, İstanbul’da değilseniz sonraki zamanlarda muhakkak yolunuz bir ara Emirgan’dan geçsin. Yurt dışındaki emsallerinden hiçbir farkı olmamasına rağmen diğerlerine kıyasla son derece ucuz olan Sakıp Sabancı Müzesi, sizin için Monet’yi getirmiş, daha ne yapsın?


“Resim yapmak için dışarı çıktığında, karşında neler olduğunu unutmaya çalış. Sadece şunu düşün; burada küçük mavi bir kare, pembe bir dikdörtgen ve sarı bir çizgi var. Doğru rengi ve şekli sana gözüktüğü gibi resmet.”  Claude Monet.

      Son söz : Hepiniz milletvekili olabilirsiniz, bakan olabilirsiniz, hatta cumhurbaşkanı bile olabilirsiniz, ama sanatçı olamazsınız. Mustafa Kemal Atatürk



2 Ekim 2012 Salı

To Rome With Love


Yine bir Woody Allen filmi, yine bir şaheser. Gişe kaygısı taşımadan, tamamen özgür bir ruhla çekilen filmlerde; oyuncular da aynı rahatlıkta olunca, ortaya seyrine doyum olmayan bir film çıkıyor. Woody Allen bu filminde de yine birbirinden farklı mesajları hınzırca seyirciye iletiyor,  ve izleyicisini yine düşünmeye itiyor.

Roma’da birbirinden farklı 4 hikaye işleniyor. Küçük kasabalarından büyük şehir Roma’ya gelen çiçeği burnunda karı koca, kendi halinde bir memur ve ailesi, Amerikalı bir turist ve onun adres sorarken aşık olduğu Roma’lı genç ve aileleri ve son olarak da ünlü bir mimar ve onun ağabeylik! yaptığı gençlerin yaşadığı aşk üçgeni.

Küçük kasabalarında naif bir aşk yaşayan ve bununla da son derece mutlu olan genç evliler, büyük şehre gelince doğal ortamlarından ayrılmalarının getirdiği şaşkınlık ve saflıkla dejenerasyon yolunda adımlarını atıyorlar. Genç koca, ailesinin ün, karizma ve gösteriş dünyasına adapte olamayıp, içinde bastırdığı cinsel tecrübesizlik ile savaşırken, eşi ise ünlülere hayran olmanın getirdiği iştah ile neye niyet neye kısmet diyebileceğimiz deneyimler yaşıyor.

Her gün aynı rutinlikle hayatını yaşayan, kendi halindeki Romalı memurumuz ise, bir gün aniden ünlü oluyor ve halk için meşhur olmanın nimetleri nelermiş bizzat tecrübe ediyor. Federico Fellini’nin Dolce Vita adlı filmindeki Paparazzo isimli basın fotoğrafçısı sayesinde günlük hayatımıza giren paparazzi kelimesini hak eden onlarca medya mensubu sayesinde, memurumuz bir anda televizyonlara, radyolara çıkmaya başlıyor. Ne yediğinden, ne giydiğine kadar merak konusu oluyor; hatta medya, sabahları traşını nasıl olduğunu bile öğrenmek istiyor. Medyanın gücüyle, hiçbir özelliği olmayan sıradan hatta çekici bile sayılmayacak bir insanın nasıl bir anda en başarılı, en seksi, en karizmatik hale geldiği çok güzel gözler önüne seriliyor.  Andy Warhol’un  “ Bir gün herkes 15 dakikalığına bile olsa meşhur olacak” sözünü haklı çıkarırcasına medyanın bir insanı, toplum önünde nasıl ilahlaştırdığını görüyoruz.

Üçüncü hikayede ise, Amerikalı turist kız ile, Romalı yakışıklı avukatın aşkları sebebiyle bir araya gelen kültürleri farklı iki aile önceleri intibak sorunu yaşasalar da, yine ünlü olmak ve bundan rant elde etmek adına orta yolu buluyorlar. Meşhur ve başarılı olma isteği, sanatı marjinal boyutlara taşıyor ve belki de aslında çağdaş sanat dediğimiz olgu böyle böyle ortaya çıkıyor.

Son hikayede ise ünlü bir mimar gençliğinde Roma’da bir sene öğrenci olarak yaşadığı için, eşi ve dostlarıyla Roma’nın tarihi eserlerini gezmek istemeyip, öğrenciyken yaşadığı Trastevere’ye doğru, belki de kendi gençliğine doğru yola çıkıyor.  Yaşadığı yere gelince, kendisi gibi mimar olmak isteyen bir gençle karşılaşıyor ve onunla beraber onun sevgilisi ve yakın arkadaşının hayatlarına misafir oluyor. Ben burada bu gencin, ünlü mimarın gençliği olduğunu düşündüm. Her ne kadar filmde farklı isimlere sahiplermiş gibi gösterilseler de, aynı sokakta oturuyor olmaları, kadrajda olmasına rağmen sanki hayali bir karaktermiş gibi anlatılması, sevgilisinin yakın arkadaşının nasıl bir kız olduğuna dair süper isabetli tahminler yapması, neredeyse kızın söyleyeceklerini önceden biliyor olması ve başta kullandığı Ozymandias melankolisi tamlamasını aslında kimden öğrenmiş olabileceğini göstermesi gibi sebepler bana ünlü mimarın Trastevere sokaklarında gezerken kendi gençliğine gidip, o anıları tekrar yaşadığını düşündürtü. Two is a company, three is a crowd derler, bu aşk üçgeninde kalabalığı oluşturan ve araya sonradan katılan manipülatif kişilik Monica , entelektüel, özgürlükçü ve kendine güveni tam bir görüntü sergiliyor. Ünlü sözlerden, şiirlerden ve ünlü kişilerden alıntılar yaparak entelektüel yapısını sergilemeye çalışıyor. Hatta bir yerde, benim de favorileri roman karakterlerimden biri olan, dünyanın en meşhur mimarı Howard Roark’tan ve onun karizmatik kişiliğinden bile bahsediyor.

Dünyanın açık hava müzelerinden biri olan Roma’nın eşsiz güzelliklerini de doyasıya gösteren Woody Allen, en sonunda her hikayeyi kendi içinde mutlu sona bağlayarak filmini noktalıyor ve bize oturun, düşünün diyor. Haksız yere elde edilen şöhret, altı doldurulmamış entelektüelite, karizma ve cemiyet kaygısı, ünlülere duyulan anlamsız hayranlık, rutinden kurtulma isteği ne gibi sonuçlar doğurabilir düşünün diyor. Sonuçta her hikaye, To Rome With Love’daki gibi mutlu sonla bitmeyebilir.

10 Eylül 2012 Pazartesi

Eğitim ve öğretim ailede başlar.


İlk emri “Oku” olan, ve peygamberinin “İlim, Çin’de dahi olsa gidiniz” dediği bir dinin inananı olarak; yıllardır İslam aleminden bilimsel anlamda dişe dokunur hiçbir başarının çıkmamasını zaten çok ironik buluyorum. Bir de İslamiyet’in doğduğu ve en kuvvetli uygulandığı topraklar olan Suudi Arabistan’da belki de Allah’ın Müslümanların refahı için bu kadar bol bol bahşettiği günümüzün en kıymetli maddelerinden biri olan petrolün parasıyla her türlü gavur icadı kullanılmasını ise hayretle karşılıyorum.

Bir taraftan cihat fikriyle yanıp tutuşan arapların, öbür taraftan bütün paralarını gavur diye tabir ettikleri başka dinden olan insanların icat ettikleri ve sattıkları Mercedes, Maybach, Bentley, Ferrari, Boeing, Airbus, Prada, Hermes, Louis Vuitton, Rolex, Patek Philippe, Sunseeker, Ferretti, Azimut, Microsoft, Apple, Vertu gibi daha burada sayamayacağım bir çok marka için harcamaları ve yabancı bankalara ortak olmaya çalışmaları bana çok komik geliyor. Körü körüne şeriat uygularken ve oruç tutmayanları cezalandırırken, konu zekat vermeye gelince seslerinin çıkmaması, dünya üzerinde en çok açlık çeken insanların Müslüman olduğunun bir başka göstergesi. Sadece Suudi kralı, malının 40 ta 1 ini her sene zekat olarak verse, ki servetinin 40 milyar dolar olduğundan bahsediliyor, dünyada bırakın fakir Müslüman kalmasını, fakir insan kalmaz ama Kabe’nin olduğu yere bile dev dev süper lüks oteller ve konutlar yaparak İslam’ın 5 şartından biri olan Hacca gitmeyi bile üzerinden rant sağlanan bir duruma getirmeleri zaten her şeyi bütün çıplaklığıyla ortaya koymuyor mu? Kutsal Kitabımız Kuran-ı Kerim, bugün dünya üzerinde hiç değişmeden nesilden nesile aktarılmışsa da, İslamiyet’in Hz. Muhammed SAV in ilk inanlara öğrettiğinden çok farklı olduğu bir gerçek.

Şimdi İslam aleminin geldiği bu durumu eleştirmeyi bırakıp kendi iç meselelerimize gelince, bu kadar bilimde ve teknolojide geri kalmışken gerçekten ihtiyacımız olan, sahip olduğumuz din hakkında bilgi sahibi olmak mıdır, yoksa imam, hafız ya da hatip olmak mıdır? Din bilgisi ve ahlak dersinin okullarda okutulmasını ve inandığımız din ve onun tarihi hakkında bilgi sahibi olmamızı son derece mantıklı bulmama rağmen bu kadar çok imama, hafıza ve hatibe ihtiyacımız var mı onu merak ediyorum.

Hadi diyelim ki var, peki düşman işgali ile Hristiyan ülkeler tarafından parçalara ayrılmak istenen ülkemizi kurtuluş savaşı ile kurtaran ve İslam dininin bu topraklarda devam etmesini sağlayan kişiye duyulan bu nefret niye? Hristiyanların, misyonerlik ile kendi dinlerini yaymada ne kadar başarılı oldukları tarih kitaplarında, Kuzey Amerika, Latin Amerika, Afrika gibi örneklerle sayfalarca yazarken, biz özgürlüğümüzü kaybettiğimiz ve bir Hristiyan ülke tarafından yönetildiğimiz ve sömürüldüğümüz takdirde kendi dinimizin gereklerini yapabilecek miydik? Günümüzde Atatürk’ten nefret eden dini bütün vatandaşlarımız, Hristiyan bir yönetimin altında, Hristiyan bir şirkette eleman olarak çalışırken oruç tutabilecekler miydi? İşten ara verip namaz kılabilecekler miydi? Ben bir cumaya gidip geliyorum diyebilecekler miydi? Bugün, bu topraklarda kendi dinimizi kendi bildiğimiz şekilde yaşayabiliyorsak, bu Atatürk’ün bağımsızlık adına verdiği mücadelelerin sonucundadır.

Bugün okullarda yapılan değişikliklerle sadece din bilgisi dersleri arttırılmıyor, İnkılap Tarihi dersleri de yavaş yavaş kaldırılmaya çalışılıyor. Atatürk’ün bayramları kutlanmayarak unutturulmaya çalışılıyor. Bu ulusun bağımsızlık adına vermiş olduğu mücadele unutturulmaya çalışılıyor. Yakın tarihimiz ders kitaplarından çıkıyor. Geçmişini bilmeyenler, tecrübe sahibi olamadıklarından, aynı hataları tekrarlarlar ve geleceklerini tehlikeye sokarlar. Bu yüzden doğru yazılmış bir tarih bir ulus için her şeyden önemlidir. Bütün bu yaşananlara bakarak diyebiliriz ki artık sadece eğitimi değil, belli konularda öğretimi de evde vermemiz gereken zamanlar geldi, artık günümüzde anne babalara çok daha fazla iş düşüyor. Kendi maddi ve manevi hırslarımız yüzünden, yabancı uyruklu bakıcıların ellerinde büyümeye terkettiğimiz çocuklarımıza daha fazla zaman ayırmalı ve onlara Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının bu ülke için yaptıkları mücadeleleri anlatmalıyız. 

Yaşları küçük olan çocuklarımıza geceleri yatmadan evvel masal gibi okuyarak, daha büyük olanlara ise daha ciddiyetle Atatürk’ü, Kurtuluş savaşını, 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 30 Ağustos’u, 9 Eylül’ü, 29 Ekim’i anlatmalıyız ve onlara Atatürk sevgisini aşılamalıyız. Çünkü bir süre sonra başka bir yerden öğrenme ihtimalleri kalmayacak. Derslerde okumayacaklar, sokaklarda kutlamaları görmeyecekler, stadyumlarda gösteriler yapmayacaklar ve çocuklarımızın çocukları ise tamamen bilinçsiz bir jenerasyon olarak yetişecekler ve yaşayacaklar. 

Biz hem Müslümanız, hem de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız. Her iki olguda da tarihimizi ve ne olduğumuz bilmemiz boynumuzun borcudur. Savaşarak bağımsızlığını kazanmış bir millet olarak yakın tarihimizi ve İnkılap Tarihimizi bugüne kadar haftada kaç ders okuttuysak, din kültürü ve ahlak bilgisi dersini de o kadar ders okutmalıyız ve ilim, irfan sahibi gençler yetiştirmeliyiz. Tabi, Vatikan’ın İslam modelini bu topraklarda uygulamak gibi bir düşüncemiz yoksa.