10 Eylül 2012 Pazartesi

Eğitim ve öğretim ailede başlar.


İlk emri “Oku” olan, ve peygamberinin “İlim, Çin’de dahi olsa gidiniz” dediği bir dinin inananı olarak; yıllardır İslam aleminden bilimsel anlamda dişe dokunur hiçbir başarının çıkmamasını zaten çok ironik buluyorum. Bir de İslamiyet’in doğduğu ve en kuvvetli uygulandığı topraklar olan Suudi Arabistan’da belki de Allah’ın Müslümanların refahı için bu kadar bol bol bahşettiği günümüzün en kıymetli maddelerinden biri olan petrolün parasıyla her türlü gavur icadı kullanılmasını ise hayretle karşılıyorum.

Bir taraftan cihat fikriyle yanıp tutuşan arapların, öbür taraftan bütün paralarını gavur diye tabir ettikleri başka dinden olan insanların icat ettikleri ve sattıkları Mercedes, Maybach, Bentley, Ferrari, Boeing, Airbus, Prada, Hermes, Louis Vuitton, Rolex, Patek Philippe, Sunseeker, Ferretti, Azimut, Microsoft, Apple, Vertu gibi daha burada sayamayacağım bir çok marka için harcamaları ve yabancı bankalara ortak olmaya çalışmaları bana çok komik geliyor. Körü körüne şeriat uygularken ve oruç tutmayanları cezalandırırken, konu zekat vermeye gelince seslerinin çıkmaması, dünya üzerinde en çok açlık çeken insanların Müslüman olduğunun bir başka göstergesi. Sadece Suudi kralı, malının 40 ta 1 ini her sene zekat olarak verse, ki servetinin 40 milyar dolar olduğundan bahsediliyor, dünyada bırakın fakir Müslüman kalmasını, fakir insan kalmaz ama Kabe’nin olduğu yere bile dev dev süper lüks oteller ve konutlar yaparak İslam’ın 5 şartından biri olan Hacca gitmeyi bile üzerinden rant sağlanan bir duruma getirmeleri zaten her şeyi bütün çıplaklığıyla ortaya koymuyor mu? Kutsal Kitabımız Kuran-ı Kerim, bugün dünya üzerinde hiç değişmeden nesilden nesile aktarılmışsa da, İslamiyet’in Hz. Muhammed SAV in ilk inanlara öğrettiğinden çok farklı olduğu bir gerçek.

Şimdi İslam aleminin geldiği bu durumu eleştirmeyi bırakıp kendi iç meselelerimize gelince, bu kadar bilimde ve teknolojide geri kalmışken gerçekten ihtiyacımız olan, sahip olduğumuz din hakkında bilgi sahibi olmak mıdır, yoksa imam, hafız ya da hatip olmak mıdır? Din bilgisi ve ahlak dersinin okullarda okutulmasını ve inandığımız din ve onun tarihi hakkında bilgi sahibi olmamızı son derece mantıklı bulmama rağmen bu kadar çok imama, hafıza ve hatibe ihtiyacımız var mı onu merak ediyorum.

Hadi diyelim ki var, peki düşman işgali ile Hristiyan ülkeler tarafından parçalara ayrılmak istenen ülkemizi kurtuluş savaşı ile kurtaran ve İslam dininin bu topraklarda devam etmesini sağlayan kişiye duyulan bu nefret niye? Hristiyanların, misyonerlik ile kendi dinlerini yaymada ne kadar başarılı oldukları tarih kitaplarında, Kuzey Amerika, Latin Amerika, Afrika gibi örneklerle sayfalarca yazarken, biz özgürlüğümüzü kaybettiğimiz ve bir Hristiyan ülke tarafından yönetildiğimiz ve sömürüldüğümüz takdirde kendi dinimizin gereklerini yapabilecek miydik? Günümüzde Atatürk’ten nefret eden dini bütün vatandaşlarımız, Hristiyan bir yönetimin altında, Hristiyan bir şirkette eleman olarak çalışırken oruç tutabilecekler miydi? İşten ara verip namaz kılabilecekler miydi? Ben bir cumaya gidip geliyorum diyebilecekler miydi? Bugün, bu topraklarda kendi dinimizi kendi bildiğimiz şekilde yaşayabiliyorsak, bu Atatürk’ün bağımsızlık adına verdiği mücadelelerin sonucundadır.

Bugün okullarda yapılan değişikliklerle sadece din bilgisi dersleri arttırılmıyor, İnkılap Tarihi dersleri de yavaş yavaş kaldırılmaya çalışılıyor. Atatürk’ün bayramları kutlanmayarak unutturulmaya çalışılıyor. Bu ulusun bağımsızlık adına vermiş olduğu mücadele unutturulmaya çalışılıyor. Yakın tarihimiz ders kitaplarından çıkıyor. Geçmişini bilmeyenler, tecrübe sahibi olamadıklarından, aynı hataları tekrarlarlar ve geleceklerini tehlikeye sokarlar. Bu yüzden doğru yazılmış bir tarih bir ulus için her şeyden önemlidir. Bütün bu yaşananlara bakarak diyebiliriz ki artık sadece eğitimi değil, belli konularda öğretimi de evde vermemiz gereken zamanlar geldi, artık günümüzde anne babalara çok daha fazla iş düşüyor. Kendi maddi ve manevi hırslarımız yüzünden, yabancı uyruklu bakıcıların ellerinde büyümeye terkettiğimiz çocuklarımıza daha fazla zaman ayırmalı ve onlara Atatürk’ün ve silah arkadaşlarının bu ülke için yaptıkları mücadeleleri anlatmalıyız. 

Yaşları küçük olan çocuklarımıza geceleri yatmadan evvel masal gibi okuyarak, daha büyük olanlara ise daha ciddiyetle Atatürk’ü, Kurtuluş savaşını, 23 Nisan’ı, 19 Mayıs’ı, 30 Ağustos’u, 9 Eylül’ü, 29 Ekim’i anlatmalıyız ve onlara Atatürk sevgisini aşılamalıyız. Çünkü bir süre sonra başka bir yerden öğrenme ihtimalleri kalmayacak. Derslerde okumayacaklar, sokaklarda kutlamaları görmeyecekler, stadyumlarda gösteriler yapmayacaklar ve çocuklarımızın çocukları ise tamamen bilinçsiz bir jenerasyon olarak yetişecekler ve yaşayacaklar. 

Biz hem Müslümanız, hem de Türkiye Cumhuriyeti vatandaşıyız. Her iki olguda da tarihimizi ve ne olduğumuz bilmemiz boynumuzun borcudur. Savaşarak bağımsızlığını kazanmış bir millet olarak yakın tarihimizi ve İnkılap Tarihimizi bugüne kadar haftada kaç ders okuttuysak, din kültürü ve ahlak bilgisi dersini de o kadar ders okutmalıyız ve ilim, irfan sahibi gençler yetiştirmeliyiz. Tabi, Vatikan’ın İslam modelini bu topraklarda uygulamak gibi bir düşüncemiz yoksa. 

16 Mayıs 2012 Çarşamba

Homo Economicus


Her birey kendi egosuyla doğar. Bu ego, bireyin şartlar ve olaylar karşısında kendi menfaatini düşünme içgüdüsüdür. Aydınlanmış ve farkındalığı yüksek bireylerde bu ego düşüktür, o sebeple toplumun menfaatlerini, bireylerin daha doğrusu kendi menfaatlerinden üstün tutarlar. Örneğin, etraflarını yani yaşadıkları bölgeyi, mahalleyi kirletmezler, hatta temiz tutmak için çaba sarfederler; çünkü bilirler ki, herkes etrafını kirletse dünya yaşanacak yer olmaktan çıkar, ya da trafik çok yoğun bile olsa, kurallara uyarlar ve emniyet şeridinden gitme yolunu seçmezler; çünkü yine bilirler ki trafik kurallarına uymayarak emniyet şeridinden giden araçlar, gerçekten o yolu kullanma mecburiyetinde olan bir ambulansı ya da itfaiye arabasını engellerler. Bu şekilde davranarak tüme varımcı değil, tümden gelimci bir anlayışa sahip bir görüntü sergilerler. Doğrusu da budur, çünkü; bireyler her ne kadar kendilerinden mesul olsalar da aslında toplum içinde yaşadıklarından yaptıkları doğrular ve yanlışlar, dağdan yansıyan bir eko gibi zaman içerisinde kendilerinin de dahil olduğu bütün bir toplumu etkiler.

Homo Economicus, tam da bu tabirle kendi menfaatlerini, toplumun menfaatlerinden üstün tutan kişi demektir. Kendi ekonomisini, kendi cebini düşünür. Biz, geçtiğimiz 4 sene içerisinde,  homo economicus olan topu topu 3-5 bin kişinin nasıl dünya üzerinde milyarlarca insanı felakete sürükleyen bir kriz yarattığına şahit olduk. Ülkemizde diğer ülkelere göre daha az hissedilmiş olsa da, başta ABD de yaşayanlar olmak üzere bütün Avrupa vatandaşları, iliklerine kadar bu krizi hissettiler. Şimdi gelinen noktada, Avrupa ülkelerinde yapılan seçimlerde, halk suçlu bulduğu kişileri sandığa gömerek cevap veriyor. Bu tür kriz durumlarında bedeli ödeyen her zaman halk olduğu için de şu an çıkan sonuçları çok garipsemiyorum. Önce Fransa cumhurbaşkanlığı seçimlerinde Sarkozy yerini Hollande’a bıraktı şimdi ise Yunanistan seçimlerinde yunan halkı, ağır kriz altındaki ülkelerini yönetecek bilmem kaçıncı hükümeti seçmeye çalışıyorlar.

Şu an doğal olarak ciddi sıkıntı çekmiş ve girdiği darboğazın getirdiği bunalımın acısını birilerinden çıkarmak isteyen yunan halkı, kendince yöneticilerini cezalandırmaya çalışıyor. Bu tepkiyi de son derece insani buluyorum, ama homo economicuslar sebebiyle çıkmış bir krizde, halkın farklı davranıp bireysel değil toplumsal düşünmesi gerekmektedir. Zaten kriz = fırsat olduğundan buradan nasıl bir nema çıkarabilirim mantığıyla ve ne yapsam bundan kötü olmaz düşüncesiyle, bu zorlu göreve talip olmuş bir sürü homo economicus ülkeyi yönetmeye talipken, halkın sinirini ve kızgınlığını kenara bırakıp  bireysel sıkıntılarını bir an olsun göz ardı edip, toplum için en doğru kararı kim verebilir düşüncesine odaklanması gerekmektedir.

Yunan halkı, başlarına gelen krizin faturasını büyük ölçüde Avrupa Birliğine çıkardıklarından gördüğüm kadarıyla kendilerini Euro bölgesinden çıkartarak tekrar drahmi para birimine dönme sözü veren adayı desteklemektedirler.  Bu son derece yanlış bir politikadır ve vadede Yunanistan’ı çok daha büyük bir iflasa sürükler. Avrupa Birliğinden çıkmaları ile AB ülkeleri, yunan borçlarının vadelerini, birliği kurtarmak adına daha fazla öteleme yapmak gibi bir zülden kurtulmuş olacaklarından, borç silme ve öteleme yapmayacaklardır. Ayrıca Yunan ekonomisi tamamen çökmüş olduğundan drahmiye dönme ile ülke çok büyük bir devalüasyon yaşamak zorunda kalacak, AB ye olan borçlar da Euro cinsinden olduğu için ödenecek borç en az 5-10 kat arası artacaktır. Yunanistan’ın ciddi bir sanayisi yani ihraç edecek bir ürünü olmaması sebebiyle de yaşanan devalüasyon ihracatı arttırıcı bir etki de yaratmayacaktır. Ana gelir kalemi turizm olan ülke, yatak kapasitesinin belli olması ve yeni yatırımları yapacak gücün de olmaması sebebiyle drahmiye geçişle turizmden kazanacağı paranın katma değerini de sıfıra yaklaştırmış olacaktır. 

Çok daha basit bir anlatımla, şu an Yunanistan Euro para birimini kullanırken drahmiye geçerse borcu tahmini olarak 5-10 kat artacak, buna mukabil gelirlerinde hiçbir değişme olmayacaktır. Hatta AB, birliği terk edip gitmesinin diyetini isteyecek, borcunu ödemesi için de eskisi kadar anlayışlı ve idareci de olmayacaktır. Ha AB den çıkalım diyen aday belki de asrın restini çekiyordur ve başta Almanya ve Fransa gibi birliğin önde gelen ülkeleri bu resti göremeyip belki başka tavizler de verirler, bilemem ama rest çekilerek riske atılan değer bir ulusun geleceği onu da unutmamak lazım.

Bu yazdığım satırları Yunan halkından hiçbir kimsenin okuyacağını ve dikkate alacağını sanmıyorum ama amacım zaten bu örnekten yola çıkarak, dün yenen hurmaların bugün nasıl tırmalayacağını ve insanın öfkeyle kalkmasının sonucunun nasıl zararla oturmak olduğunu göstermek.

Türk halkı olarak, yunan halkının başına gelen sıkıntılardan ders almak zorundayız. Dünya üzerinde 5-8 sene arasında suni krizler yaratılır. Paranın yatırım yaptığı, emlak, borsa, emtia gibi araçlarda fiyatlar sürekli yukarı çıkamayacağı için belli sürelerde krizler çıkartılarak fiyatların tekrar düşmesi hedeflenir. Büyük para sahipleri de bu inişleri yani krizleri fırsata çevirmeye çalışırlar. Türkiye neredeyse 10 senedir ciddi bir kriz yaşamamıştır. 2008 Senesinde tüm dünyayı etkisi altına alan kriz, tamamen göz göre göre gelmiştir. Krizin çıkmasına sebep olan banka ve aracı kurumlar batmış, ama yöneticileri çok ciddi primler alarak servetlerine servet katmışlardır. Aynı kriz, bizde reel sektörün özellikle Avrupa ve Amerika ile ticaret yapan kısmını oldukça etkilemiş, halkın kriz söyleminden etkilenerek harcamalarını durdurması sebebiyle biraz da yurt içine iş yapan şirketleri etkilemiş, ama Avrupa ya da Amerika’daki tahribatı bizde yapmamıştır.

Yunanistan’ın batma sebebi para kazanmadan harcaması, yani borçla tüketim yapmasıdır. Son gelinen durumda Türkiye’de de başta kredi kartları olmak üzere bireysel tüketici kredileri tarihin en yüksek seviyesindedir. Türk halkı, nüfusunun çoğunluğunun genç olması sebebiyle tüketime fazlasıyla meyillidir. Tüketim iki tarafı keskin kılıçtır. Kötü bir şey değildir, çünkü ekonomide büyüme, şirketlerin karlılığının artması ve dolayısıyla istihdamı arttırıcı etkisi olur, ama borç ile yapılan tüketim, halkı gitgide iflasa sürükler, iflas etmiş bireyler de tüketim çarkını çeviremedikleri için orta ölçekli şirketlerin batmasına sebep olurlar.

Hayat bütün tecrübeleri yaşayıp onlardan ders alacak kadar uzun değil maalesef. Başkalarının başına gelen kötü durumlardan da ders almak gerek. Biz, Yunan halkı gibi yapmayalım, harcamalarımızı yaparken, kendi paramızla harcayalım. Gerçekten ihtiyacımız olmayan şeyleri almayalım. Eğer kredi ile alacaksak, otomobil, cep telefonu, bilgisayar, ya da elektronik ya da beyaz eşyalarda mümkün olduğunca elimizdekilerle yetinelim, alırken bir kez daha düşünelim.  Çünkü Türkiye’de ciddi bir işsizlik sorunu var ve gençlerimiz işsiz gezerken daha çok tüketir hale geldiler. Netice itibarıyla borç, eğer yiğit çalışıyorsa kamçıdır.

Tolga AYKUT






10 Mayıs 2012 Perşembe

Pis Zenci

Dünya üzerinde bizim kadar eski ve köklü bir kozmopolit ülke daha yoktur. Şimdilerde ABD kozmopolit olsa da; biz bütün kültürlere kucak açma işini, biraz o kültürleri fethederek, biraz da islam dininin hoşgörü dini olması sebebiyle başka dinlere kucak açtığımızdan, biraz da “gel ne olursan ol, yine de gel” mottosundan, aşağı yukarı 700 – 800 yıldır iyi kötü başarıyoruz. Osmanlı İmparatorluğu zamanından beri, yıllara bağlı olarak değişen sınırlarımız içerisinde, bir çok kültüre, dine, dile ve ırka bağlı insan iyi kötü birlikte yaşadılar ve yaşıyorlar.

Biz, renk cümbüşü bir ülkede yaşadığımızdan ve yaşamaya alıştığımızdan, zaman zaman yaşanan tatsız hadiseler hariç, hiçbir zaman ırkçı bir toplum olmadık. ABD de yaşanan siyah beyaz ayrımı gibi ayrımlar bizde cereyan etmedi. Martin Luther King, ya da Malcolm X gibi şahsiyetlerimiz olmadı. İnsanları birleştirmeye yönelik hareket eden tek siyaset adamımız, öncesinde bir asker olarak Kurtuluş savaşını kazanmış Mustafa Kemal Atatürk'tü ve o da “Ne mutlu Türküm diyene”, diyerek bu topraklar üzerinde yaşayan ve kendini Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak gören herkesin Türk olabileceğini ve kardeşce yaşayarak mutlu olabileceğini ifade etmişti. Bu söz günümüzde defalarca polemik konusu olsa da bu polemiklerin deli saçmasında başka bir şey olmadığı aşikardır. Çünkü “Ne mutlu Türküm diyene” sözündeki “Türk” kelimesinin, kavimler göçü ile orta asyadan göç eden Türk boyları yani Türk ırkı ile pek alakası yoktur. Göç ile gelen safkan Türklerden günümüzde eser kalmamıştır. Osmanlı Devletinin öncelikle Konstantinople'ı alarak, orada yaşayan 200.000 Bizanslılya birleşmesi ve  fethettiği yerlerde yaşayan bulgar, romen, arnavut, yugoslav, sırp, boşnak, rum, çerkez, kazak, özbek, türkmen, arap, kürt, hristiyan, musevi, ermeni gibi toplumların ticaret yapabilmek adına Osmanlı'nın daha kalabalık şehirlerine akın etmesiyle bundan 500-600 yıl önce karışık bir millet çıktı ortaya. Farklı milletlerin karışmasıyla oluşan ve 20.yy'a kadar gelen topluma o yüzden Osmanlı dendi. Atatürk de bu karışık milletletden oluşan ülkenin ismini, Osmanlı Devletinin monarşik yapısının değişerek cumhuriyet olması sebebiyle, bu milletler içerisinden anadoluya ilk ayak basanlardan etkilenerek Türkiye Cumhuriyeti koydu.

Bugün günümüzde, ABD'de yaşanan da bundan farklı değildir. Yeni kıtayı keşfetmeleri ve sonrasında 1. ve 2. dünya savaşlarından kaçan insanların akın etmeleri sebebiyle özellikle avrupadan ama daha sonra, afrikadan, latin amerika ve asyadan bir çok göç alan ülke, sınırları içerisinde sayısız çinli, meksikalı, italyan, alman, polonyalı, rus ve daha sayamacağım bir çok ülke vatandaşını barındırmaktadır. Hepsi vatandaşlık yemini etmekte, ABD pasaportu taşımakta ve bir sıkıntıya düştüklerinde ben Amerikan vatandaşıyım demektedirler. Atatürkün de cumhuriyeti kurduğunda demek istediği buydu. Türkiyenin bir bağımsızlık mücadelesi vermiş olmasından ve geleceğinin de çok parlak olacağına inandığından, nereden gelmiş olursan, hangi dile veya dine ait olursan ol, ben Türkiye vatandaşıyım diyorsan ne mutlu sana demek istemişti. Türk vatandaşıyım demenin toplumsal bir güçbirliği, mutluluk, güven ve huzur gibi duygular uyandırmasını arzu etmişti.

Şimdi bu gelinen noktada böyle bir ülkenin vatandaşı olarak Emre Belözoğlu'nun bir ırkçı düşünce içerisinde olduğuna kesinlikle inanmıyorum. Bizler amerikan filmleri izleyerek büyüdük. O filmlerde kölelikten kurtulan siyahi insanların hak ve özgürlüklerini elde etme mücadelelerini seyrettik ve ırkçı beyazların siyahlara pis zenci demelerine tanık olduk. Biz bunları hep filmlerde gördük. Bizim için zenci kavramı Kunta Kinte ile başladı. Ondan bahsederken zenci kelimesinin küfür olduğunu bilmeden çok rahat bir şekilde zenci diyorduk. Siyah beyaz ırk ayrımı yaşamamış ve bunun savaşını vermemiş bir toplum olarak “zenci” kelimesi bizim için siyahi insanlara verilen genel bir isimdi. ABD de ayrımı anlattığı için, yıllarca yapılan savaşlar ve davalar sonucunda “zenci” kelimesi siyahi insanları aşağılamak için sembol olmuş ırkçı bir kelime olabilir, ama bizde zenci kelimesi öyle bir ırkçılığı bünyemizde hiç barındırmadığımızdan aşağılayıcı bir kelime değildi, sadece genel bir addı. Çünkü biz tarihimiz boyunca kimseye zenci diyerek küfretmemiştik.

Bu tür alışkanlıklar sebebiyle ben “pis zenci” tamlamasında sadece "pis" kelimesinin bir art niyet taşıdığına inanıyorum. Ayrıca “zenci” kelimesinin ırkçı bir söylem ile söylenmediğini düşünüyorum. Dişe diş, kora kor geçen bir mücadelede, futbolcuların birbirlerine, taraftarın futbolculara, ya da taraftarların hakeme sövdüğü ve ana, baba kelimelerini içeren küfürlerin bundan çok da farkı olmasa gerek. Emre sinirlenmiştir ve ağzından o kızgınlıkla o sözler çıkmıştır. 800 yıllık medeniyetin kabuk değiştirerek hüküm sürdüğü bir çoğrafyada ırkçılığın “ı” sı tarihin hiç bir döneminde olmamışken, bir futbolcunun kalkıp öyle bir ayrıma gitmesi bana manktıklı gelmiyor. Kaldı ki, birçok siyahi futbolcu ile beraber top koşturmuş, onlara pas vermiş bir insanın, özellikle böyle bir düşüncede olması mümkün değil. Çünkü ırkçılık öyle kuvvetli bir duygudur ki, değil aynı takımda top koşturmak, aynı yerde yemek yemek, aynı otobüste ya da aynı uçakta olmak bile istemezsiniz, ya da biz amerikan filmerinden öyle gördük. Şimdi ise kendisine pis zenci kelimesini söylediğini idda eden Zokora'nın demeçleri var gazetelerde benim attığım tekme her maç olabilecek bir şey, siz zenci kelimesine takılacağınıza buna mı takılıyorsunuz diyor. Zokora'nın da yaşı itibarıyla, siyahi insanların 20.yy da yaşadığı sıkıntıları tecrübe ettiğini düşünmüyorum. Bu, insanların yumuşak karnını suistimal ederek yapılmış provakasyondan başka bir şey değildir. Bir insan başka bir insana her türlü şeyi söyleyebilir, çok rahatsız olan kişi, Mevlana'nın ünlü “önce bir lafa bakarım laf mı diye, sonra bir söyleyene bakarım adam mı diye” sözünü kendine tekrarlayabilir ama birinin hayatına kast edici ya da sakatlayıcı tekme atmak sözlerden çok ötedir, artık davranışa dönüşmüştür, nefretin harekete dönmüş halidir. Zokora bugüne kadar bir çok siyahi futbolcunun huzur ve mutluluk içerisinde top koşturduğu ülkemizde mutlu değilse ya da söylenenler kendisini çok rahatsız etmişse başka hiçbir ülkede alamayacağı milyonlarca euroyu bırakıp gidebilir ama iyisi ile kötüsüyle bir milli futbolcumuzun hayatına kast etmeye hakkı yoktur.

Negro diye bisküvi markası olan bir ülkede zenci kelimesi diğer ülkelerden farklı olarak bizim ülkemizde bir aşağılama ifadesi içermez sadece ağız alışkanlığıdır. Kraldan çok kralcı olarak yaklaşarak, ağız alışkanlığıyla söylenmiş ve bünyesinde ırkçı hiç bir düşünce barındırmayan bir insanı boş yere çarmıha germeye gerek yoktur. Emre'ye sinirli olmasından, öfkesine hakim olamamasından suçlamalar getirilebilir ama zenci sözcüğünü ırkçı bir söylem taşımadığını düşünüyorum. Hiçbir zaman haklı bir sebebi olduğunu düşünmesem de anaya babaya küfretmekten, ya da cinsi tercih yakıştırmaları yapan sözlerden bir farkı yoktur. O mantıkla yakında homoseksüel vatandaşlarımız da, tribünler i.ne hakem diye bağırırken bize hakaret ediliyor mu diyecekler ? Bu tür şeylere çok takılmamalı, laflara değil davranışlara bakmamız gerektiğini hatırlamalayız. Sözlerin hiçbir önemi yoktur, önemli olan davranışlardır. Emre'nin ırkçı olduğunu idda eden “zenci” sözününün yanında siyahi bir insanla aynı masada yemek yememe, elini sıkmama, aynı odada bulunmak istememe gibi ırkçı davranışları yoksa söylediği sözün de bir manası yoktur.

Bizler sözlerden ziyade hareketlere, davranışlara kıymet vermeye başladığımızda kendimiz için de doğru olanları yapmaya başlayacağız. İşte o zaman ne bir sevgili, ne bir politikacı, ne bir işveren, ne de bir arkadaş üzebilir bizi.


Tolga AYKUT

25 Nisan 2012 Çarşamba

Maksat Spor Olsun

2011 Yılının temmuz ayında başlayan şike soruşturmaları ve sonrasında yaşanan olayları hep birlikte televizyonlarda seyrettik ve gazetelerde okuduk. Yaşanan olaylar bugüne kadar Türkiye’de uygulanmamış bazı sonuçlar doğurdu. Netice itibarıyla nur topu gibi bir Süper Finalimiz oldu. Yayıncı kuruluşun şanssızlığını bertaraf etmek amacıyla hayata geçirilen Süper Final, bugün gazetelerde yayınlanan bir habere göre seneye kalkıyor. Galatasaray Kulübü başkanı Ünal Aysal’ın isteği ile Kulüpler Birliği toplantısında, Federasyon Başkanı Yıldırım Demirören ile görüşülüp Süper Finalin kalkması için söz alınmış. Buraya kadar bir gariplik ya da bir sıkıntı yok. Zaten belli bir amaç için icat edilmişti, demek ki korkulanlar olmayacak ve seneye de böyle bir duruma gerek kalmayacak.

Peki, sorunlar çözülecek mi? Bence hayır. Çünkü hala sorunun ne olduğu belirlenmiş ve anlaşılmış değil. Bir kere sorunun kaynağının ne olduğunu tam anlamadan bu tür sıkıntıları tamamıyla ortadan kaldırmak hiçbir zaman mümkün olamaz. Olayların sebebi, sporun ve sporcunun artık “zeki, çevik ve ahlaklı” olmamasından kaynaklanmaktadır. Burada spor ve sporcu derken tabi ki sepetin içinde çürük olandan çok çok daha fazla sağlam elma vardır ama 3-5 çürük elma maalesef bütün sepeti kokutmaya yeter.

Spor tüm dünyada maalesef acınacak bir hale gelmiştir. Medyanın yardımıyla çok daha geniş kitleleri etkisi altına alabilmesi, aidiyet psikolojisi ile taraftar haline gelmiş ve manevi olarak birçok emek harcamış kişileri sömürmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Spor gibi tamamen gönül bağıyla yapılan bir işe maalesef BAHİS bulaşmıştır. Spor, oynayanı, yöneteni ve izleyeni olarak 3 farklı tarafın yer aldığı bir unsurdur. Bu taraflardan biri gönül bağı ile bağlıyken diğerlerinden bazılarının tamamen farklı amaçlar gütmesi olayları bu noktaya getirmektedir.

İçinde bahis olan bir sektörde sonuçların gerçek olup olmadığını kim bilebilir? Bizler tuttuğumuz takımların aldığı sonuçlarla sevinip ya da üzülürken belki de birilerinin kazanç sağladığı bir tiyatro için gaza geliyoruz, ya da kahroluyoruz.  Bugün herhangi bir spor mücadelesinde oyuna ilk kim başlayacaktan tutun da, ilk faulü kimin kullanacağına kadar en akla gelmeyecek şeyler için bile bahis oynamak mümkün. Üstelik legal olarak oynanan bahsin belki 10 katı illegal olarak oynanmakta. Kontrol edilebilir olanın haricinde çok daha yüksek miktarda kontrol edilemeyen bir sistemin olması işi daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.
Tansu Çiller, Başbakanlık yaptığı dönemde, birçok kişinin ocağını söndürdüğü gerekçesiyle Türkiye sınırları içinde kumarhaneleri yasaklamıştı. O tarihten sonra da bir daha Türkiye sınırları içerisinde legal hiçbir kumarhane açılmadı. Peki, internet üzerinden ya da bayiler aracılığıyla oynan spor bahsi de bir çeşit kumar değil midir? Ocaklar söndürmüyor mudur?  Birilerine haksız kazançlar sağlamıyor mudur?
Son 10 yılda kulüplerin neredeyse % 80 i batma noktasına gelmiştir. Anlamsızca yapılan transferler, bir oyuncu için 5-6 ayrı menajere ödenen paralar, ederinin çok üstünde bedellerle transfer edilip 2-3 maç oynatılıp bedelsiz elden çıkarılan oyuncular, yarı sezonda başarısız diye astronomik tazminatlar ödenerek  gönderilen teknik direktörler, hiçbir başarı garanti etmemesine karşın oyunculara verilen dudak uçuklatan yıllık ücretler, oyuncuların vergi vermemesinden yararlanılarak sözleşmelere yazılan ücretlerden imza sonrası alınan komisyonlar, bir yandan yeni heyecanlar yaratarak izleyenlerin ümitlerini sürekli taze tutarken, öte yandan milli değerlerimiz olan kulüplerimizin kasalarını boşaltmaktadır. Bugün gelinen noktada Beşiktaş kulübü belki de önümüzdeki sene hak etse dahi Avrupa kupalarında yer alamayacaktır. Futbol kulüplerimizin yöneticileri transfer politikasına baktıkları mantıkla kendi şirketlerini yönetirler mi acaba? Bugün başarısından direk şahsi kazanç elde edeceği bir yöneticiyi kendi şirketine söz konusu tazminat şartlarında ya da transfer politikasıyla işe alırlar mı acaba?
Kulüplerimiz dernek statüsünde olduklarından, yani herhangi bir kişiye ait olmadıklarından Ökkeş babanın tekkesi muamelesi görmekte ve sansasyon yaratmak ya da ses getirmek amacıyla değerleri şuursuzca tüketilmektedir. 2010 Senesindeki Bursaspor’un elde ettiği şampiyonluk hariç, 1984 senesinden beri sadece 3 takım arasında geçen yarışta, şampiyon olunamayan her sene, zaten olasılık 1/3 iken, taraftar baskısı öne sürülerek, takip eden sene başarılı olmak adına sayısız transferler yapılmakta, kulüplerin paraları sokağa atılmakta ve bütün bu harcamalara rağmen, zaten 3 takımdan biri şampiyon olmakta yani sonuç değişmemektedir.

Futbol kulüplerimiz arasında Fenerbahçe Spor Kulübü hariç başka hiçbir kulüp kendi imkanlarıyla tesisleşmemiş ya da yeni yatırımlar ile ek kaynaklar yaratamamıştır. Beşiktaş Futbol Kulübü zamanında sahip olduğu arsalar ile son derece akıllı yatırımlar yapmışsa da o yatırımlardan gelen paralar mirasyedi psikolojisi ile tüketilmiştir. Şimdi gelecekteki gelirler bile temlik altındadır. Galatasaray Kulübü ise 2000 senesinde elde ettiği başarıyı daha da ileri götürmek adına yaptığı sayısız hatalı transferler sonucunda uğradığı zararı halen telafi edememiş sadece Ali Sami Yen stadının arazisine karşılık yaptırdığı ama gelirlerinden tam olarak yararlanamadığı yeni bir stada sahip olmuştur.
Günümüzde futbol bir spor olmaktan çıkıp bir endüstrisi haline gelmiştir ve bundan maddi çıkar elde eden yönetici, oyuncu ve medya birbirine 3 maymunu oynamaktadır. Bir tarafta basın, diğer tarafta yöneticiler ve son olarak da oyuncular bir üçgen yapmış ve tek maddi çıkar gütmeyen, işin sadece manevi tarafı ile ilgilenen taraftarı ortada sıçan şeklinde oynatmaktadırlar. Taraftarlar takımlarının şampiyon olmalarına ya da olamamalarına bakmaksızın, iyi günde de kötü günde de takımlarını desteklemekte ama kötü gün gerçekten kötü müdür ya da iyi gün gerçekten iyi midir bilememektedirler.

Bu gemi şimdilik bu şekilde gidiyor gözükse de yakında su alıp batma tehlikesi geçireceği aşikardır. Kulüplerimiz çok uzun zamandır sürekli yüksek bedellerle futbolcu almakta ama doğru dürüst bir gelir getirecek satış yapamamaktadır. Takımlarımız, salt taraftarlar sayesinde elde edilen, yayın gelirleri, forma satışları ve tribün gelirleri gibi desteklerle ayakta kalmaya çalışmakta ve bu gelirlerin kesilmemesi için de; medya çoğu zaman gerçekleri saptırdığı yetmiyormuş gibi, görsel ve yazılı basında sürekli güdüleme yaparak, taraftarları daha da fanatik bir hale getirmeye çalışmaktadır. El Clasico 140 ülkede seyredilirken, medyamız tarafından sürekli pompalanarak dünyanın en büyük derbileri arasında sayılan Fenerbahçe -  Galatasaray derbisini bizden başka kimse seyretmemektedir. Yurt dışında sadece yayıncı kuruluşun yurt dışı yayını sayesinde yine Türkler tarafından seyredilmektedir. Dünyanın en büyük derbilerinden biri bu kardeşim diye gazı alan taraftarlar bu güdülemeler sonucunda git gide daha fanatik ve sadık olmakta, takımlarını desteklemek için bulundukları katkıyı arttırmaya çalışmaktadırlar. Oysa kısır döngü değişmemekte, bu katkılar çoğu zaman olduğu gibi yine çarçur edilmektedir. Hiçbir sektör ya da endüstri böyle bir politika ile uzun süre yaşayamaz. Bahis oyunları, vergisel anlamda başta devlete, sonrasında ise bunu yönetenlere olağanüstü kazançlar sağladığı için kaldırılması ihtimali son derece düşüktür ama var olduğu sürece de hiçbir zaman alınan sonuçların gerçek olduğundan emin olamayız. İllegal olanınaysa hiç girmiyorum.
Futbolun, alınan sonuçları içimize sindirdiğimiz ve yeniden zevk aldığımız bir hale gelmesi için öncelikle sporun tabiyatına aykırı olan bahis olayının halledilmesi ve arkasından da gerekli düzenlemeler ile kulüplerimizin mali durumlarını düzeltici önlemler alınması gerekmektedir. Altyapıya önem vererek, oyuncu ücretlerine üst sınır getirerek, oyuncuları talep ettiklerinden daha fazlasına imza attırarak aradaki rakamın komisyon olarak alınmasını engellemek adına vergiyi kulüplerin sırtından alıp oyunculara yükleyerek, başarıya endeksli bir prim sistemi oluşturarak ve daha demokratik yönetimler kurarak zor da olsa güneşli günlere ulaşmak mümkün. Yeter ki artık düğmeye basılsın.

Son söz : Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.   
                                                                                                  Mustafa Kemal Atatürk

Tolga AYKUT

9 Nisan 2012 Pazartesi

Hunger Games

Suzanne Collins, 2008 yılında kaleme almaya başladığı ve üç kitaptan oluşan roman serisi Açlık Oyunları’nda, Arnold Schwarzenegger’in 1987 tarihli kült filmi Running Man’den oldukça etkilenmiş. Hikaye temel anlamda neredeyse birebir aynı. Biraz Hollywood’un üretmede kısır kalması, biraz da önceden yaratılmış hikayelerin gerçekten çok başarılı olmaları sebebiyle yapımcılar, gelişen teknoloji ve genç nüfusun daha çok tüketiyor olmasından da faydalanarak, önceden çekilmiş filmlerin değiştirilmiş ve günümüzün animasyon teknolojileri ile görsel olarak süslenmiş versiyonlarını çok daha sık karşımıza çıkartmaya başladılar. Hunger Games de o filmlerden biri, yalnız tabi ki 2. ve 3. kitapta, hikaye belki daha farklı devam ettirilerek senaristler bize yeni ufuklar açabilir, bunu hep birlikte göreceğiz. Öte yandan hakkını da yememek lazım, Jennifer Lawrence’i Hollywood’a kazandıran film, seyir ve gerçeğe uygunluk dozu açısından oldukça başarılı. Eminim serinin diğer filmleri de aynı başarıyı devam ettirecektir.
Buraya kadar her şey çok güzel ama filmde ana fikir olarak bizi düşünmeye iten şey oldukça can sıkıcı. İnsanoğlunun anlamsız vahşeti, başka bir filmle, bir kez daha gözler önüne seriliyor. Başkalarını başarı ya da başarısızlığını seyretme ve ondan zevk alma; maalesef yeme, içme, barınma gibi temel güdülerimizden biri haline gelmiş vaziyette. Gladyatörlerin zamanından beri süregelen bu vahşet izleme isteği, her ne kadar ilim ve teknolojide çağ atlayacak seviyelere gelsek de popülaritesinden hiçbir şey kaybetmiyor. Hunger Games filminde 12 bölgeden birer kız birer erkek olmak üzere kura ile seçilen 24 kişi ölümüne girdikleri bir yarışta hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Ölümüne yapılacak yarışma öncesi adayların psikolojileriyle öyle bir oynanıyor ki, yarışmacılar sanki birbirlerini öldürmeye değil de, eğlenceye gelmiş gibi bir ruh haline bürünüyorlar. Seyredenler ise, bir süre sonra karşılarındaki kişilerin 23 tanesinin ölmesini değil de toplu düğün seremonisi seyredecekler gibi davranıyorlar. İnsanın iç dünyası gerçekten çok garip ve gizemli. Uygun notadan ses vererek, herhangi birini, istenilen ruh haline hazırlamak mümkün. Bu filmde de 74. sü düzenlenen Açlık Oyunları’nı yaratanlar bu psikolojiyi çok iyi öğrenmişler. Rating kaygısıyla, yarışmacıları tribünlere en iyi oynayacakları şekilde eğitiyorlar. Yarışmacılar da allah için, uygun şekillerde ölerek ve öldürerek, izleyenlere iyi bir seyir yaşatıyorlar.
Filmler tabi ki gerçek hayatın biraz abartısı, ama tüm dünyada izleme rekorları kıran Survivor, ya da diğer rating kaygısından öteye gitmeyen, galibine hiçbir şey kazandırmayan, mağlubunun ise sonrasında yaşayacağı psikolojik çöküntüyü hesaba katmadan milyonların önünde afişe eden yarışmalar çok mu farklı? Örneğin şu an Ebru Akel’in sunduğu zayıflama programı, Açlık Oyunlarından ne farkı var? Hatta isim konusunda telif sıkıntısı olmasa, Açlık Oyunları diye aynı ismi bile koyabilirler. 100 kilonun üzerinde bir sürü insan, televizyon karşısında onları izleyen kişiler için orada ter dökmüyorlar mı? O insanların zayıflaması, TV kanalının ne kadar umurumdadır gerçekten bilmiyorum ama bu tür rating uğruna yapılmış, seyredene ve yarışana hiçbir şey katmayan programlar bizleri uyutmaktan öteye gitmiyor maalesef. Yukarda bahsettiğim Running Man filmini izleyenler bilirler, orada sistemi kuranlar, bu tür ölümüne yapılan oyunlarla halkı uyutup, oyalarken bir diğer taraftan da çarklarını döndürüyorlardı. Zaten eski Roma’da da Sezarların arenada gladyatör dövüşü yaptırma sebepleri, cahil ve aç olan halkın ilgisini dağıtmak, onların gazını almak ve coşkuya getirmekti. Günümüzde kanunlar ve nizamlar uygulandığı için ölümüne yarışların TV ekranlarından yapılmıyor olması, daha hafifletilmiş olarak çekilen diğer anlamsız yarışma ve oyunları haklı çıkarmıyor ne yazık ki. Peki, insanoğlu olarak biz niye bu kadar vahşiyiz? Neden bu anlamsız yarışmaları seyrediyoruz ve bizi uyutarak sömürmeye çalışan ve güdüleyen bir güce boyun eğiyoruz? Dünyamız güzellikler ve iyiliklerle doluyken neden manşetlerde veya programlarda kötü haberler daha çok yer alıyor? Egomuzun koyduğu hedeflere ulaşamamanın getirdiği keyifsizliği, başkalarının başına gelen kötü şeylerle mi hafifletiyoruz ve teselli oluyoruz? Yoksa taş devri insanıyken hayatta kalabilmek için içimizde filizlenmiş “ölmemek için öldür” fikrinin anca evrimleşebilmiş hali mi bu güdülerin sebebi? Sebebi hakkında eminim psikologlar benden çok daha iyi ve doğru yorumlar yapacaklardır ama çok da sebebini bilmek gerekmiyor açıkçası. Yanlış olduğunu bilmek bence yeterli.
Bizler bilim ve teknolojide ileri giderek, maddiyatımızı ve maneviyatımızı üst seviyelere çıkarsak da vahşete olan ilgimiz kaybolmuyor. Daha sağduyulu olup, bilinçlenmedikten sonra, üstünden 2000 yıl geçmiş de olsa, insanoğlu uzaya bile çıkabilmiş de olsa, eski Roma’dan çok öteye gidebilmiş olmayacağız maalesef.

Tolga AYKUT

PS: Ve işte yazıyı yazdıktan sadece 2 gün sonra Hürriyet gazetesinde çıkan bir haber. Kimbilir basına yansımayan daha neler vardır.

http://www.hurriyet.com.tr/planet/20317486.asp

5 Mart 2012 Pazartesi

The Descendants

Bir yerde sürekli yaşamak ile oraya tatile gitmek arasında ne muazzam bir fark vardır. Bunaltıcı iş temposundan kurtulmak istediğimiz, kafamı çıkarıp bir nefes alayım sonra yine işe güce dalarım dediğimiz anlarda cennet gibi bir yer hayal ederiz. Zamanı durdurup “bir haftalık mola” deyip de gittiğimiz o cennet, şehir ve iş hayatının koşuşturması arasında bize bir vaha gibi gelir. Güzel bir otele yerleşir, ısınmış vücudumuzu jilet gibi gerilmiş serin yatağın üstüne atar, kuştüyü yastığın altına kolumuzu sokup biraz kestirir, ardından bavulları boşaltır ve denize koşarız. Sonra kıyıya çıkıp amaçsızca güneşlenir, bronzlaşır, birbirinden güzel yemekler yer, ağustos böceklerinin sesleri arasında uykuya dalar ve yataktan gerinerek geç kalkarız. Peki ya hayatı hep orada olanlar için, işi orada olmak olanlar için o cennet ne ifade eder?  

George Clooney’in hayat verdiği karakter, Matt King aynı buna benzer bir cümle ile başlıyor hikayesini anlatmaya. Dünyadaki en güzel köşelerden biri olan Hawaii de, işinin gücünün yoğunluğundan, ailesine olan sorumluluklarından, yıllardır surf yapamadığından doğru dürüst bir tatile bile gitmediğinden bahsederek, Hawaii de değil de sanki dünyanın siyah beyaz başka bir yerindeymiş gibi, cennetteki sıkıcı hayatını anlatmaya başlıyor.

Prensipleri yüzünden sıkışmış kalmış, kendini hiçbir zaman bırakıp koyvermemiş, işinde gücünde, dürüst, etik değerlere sahip, iyi niyetli ve ahlaklı bir adam iken ailesinin başına gelen şok edici olay karşısında hayatı ve gerçekleri altüst olan ama kabuk değiştirerek yeni bir yaşama merhaba demeye çalışan bir adam Matt King. İki kızı, ilk başta bocalasa da sonrasında yaşlarına göre şapka çıkartılacak bir olgunlukla geçmiş travmaları ve acıları gömüp ailenin kenetlenmesini sağlıyorlar. Çocukların babalarından, babalarının çocuklarından çok şey öğrendiği ve birlikte olgunlaşılan bu süreçte, geçmişle ve yaşananlarla yüzleştikten sonra nihayetinde affedici olarak, sırtlarındaki yükü boşaltıyorlar ve sevgi, güven ve huzur dolu bir geleceğe göz kırpıyorlar.  

Artist’i seyretmedim ama George Clooney benim gönlümün Oscarını aldı. Matt King’in büyük kızını oynayan Shailene Woodley ise hem yeteneği ile hem de güzelliği ile daha bir çok prodüksiyonda karşımıza çıkacak gibi duruyor. The Descendants, hayat kadar gerçek, içeriğinin tersine pozitif duygular uyandırmaya çalışan, çarpıcı ve düşündürücü bir film. Mekanlar, oyunculuklar çok iyi, hikaye çok sağlam. Muhakkak görmenizi tavsiye ederim.


Tolga AYKUT

1 Mart 2012 Perşembe

Fountainhead

Hürriyet gazetesi yazarlarından Yonca Tokbaş, 29/02/2012 tarihli yazısında kitap hırsızı olduğunu anlatmış. Kitaplara çok meraklı olduğundan, hatta dayanamayıp onları çaldığından ve bu huyuna da mani olamadığından bahsetmiş. Öğrencilik yıllarında da Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesinden kitap çaldığı ve yakalandığı bir anısını anlatmış. Yakalanınca da bütün masumluğuyla kendince yaptığı savunmada kurula “Bu kitabı çaldım çünkü; bugüne kadar kimsenin onu okumamış, bir kere bile almamış olması beni çok üzdü. Değerini anlamamışlar gibi geldi. Ben onu o kadar seviyordum ki, iyi bakarım, hakettiği  değeri veririm diye düşündüm” demiş.

Sonra da yazısının ilerleyen kısımlarında okuyucularından hangi kitabı çaldığı tahmin etmelerini istemiş. Bugün 01/03/2012 tarihli yazısında da gelen tahminleri yazmış. Çok yaklaşarak yazarın ismini bilen olmuş ama malesef kitabın ismini bilen çıkmamış. Ben tesadüfen önce bugünkü yazısını okudum, sonra döndüm dünkü yazısını okudum. Eğer ilk yazıyı önce okumuş olsaydım doğru tahmin edeceğimi düşünüyorum, çünkü kitap Ayn Rand’ın Fountainhead adlı romanıymış.

Edebiyat tarihinde çok usta kalemler tarafından yazılmış bir çok ünlü roman var; Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Gustave Flaubert’in Madame Bovary’si, Victor Hugo’nun Sefiller’i, Franz Kafka’nın Dava’sı, James Joyce’un Ulysses’i sayarken ilk akla gelenler. Hepsi de toplumun güçlü ve güçsüz yanlarını, insanların egolarını, benliklerinde yaşadıkları karmaşaları, düşüşlerini ve kalkışlarını anlatan birer başyapıt ama bunların hepsinden farklı olarak benim için çok daha önemli olan bir roman var o da Fountainhead.

Belki biraz iddialı olacak ama ben kitap okuyan kişileri Fountainhead’i okumuş olanlar ve okumamış olanlar diye ikiye ayırırım. Çünkü Fountainhead klişe değildir, kitap okumayı seven insanlara sorduğunuzda ya çoğu bilmez ya da bilenlerin akıllarına gelmez. Aynı Yonca Tokbaş’ın dediği gibi insanların değerini anlamadığı kitaplardan biridir. Dünya klasiklerinin arasında ismi geçmeyecek kadar yeni olduğu için çok bilinmez, ancak okuyup beğenen kişilerin birbirlerine tavsiyesi ile kulaktan kulağa yayılır ama bir kez okuyan da Ayn Rand’ın ne demek istediğini, ne aktarmak istediğini çok iyi anlar, ana karakter Howard Roark’a ve onun dimdik duruşuna sempati ve hayranlık duyar. Kitabın kalın görünüşü belki ilk başta gözünüzü korkutsa da, günümüz dünyasının entrikalarını, insanların tek bir merkezden güdülmelerini ve bütün dizginleri tutan en tepedeki otoriteye yapılan başkaldırışı o kadar güzel bir dille anlatır ki, tahmininizden çok daha kısa süre sonunu getirmiş olursunuz.

Görüşleri ve tarzı yüzünden üniversiteden mezun bile edilmeyen bir mimarın, 1920’lerin New York’un da varolma çabalarını, kimseye boyun eğmemesini, doğru bildiği şeylerden vazgeçmemesini, hiçbir zaman tarzından ödün vermemesini, hayata ve onu zorlaştıran insanlara karşı yılmadan dimdik duruşunu ve sahip olduğu kendine güven sayesinde düşmanlarının bile kendisini kıskanmasını ve hayran kalmasını anlatan Fountainhead, aslında Hollywood tarafından filmi bile yapılmış bir roman.

Ayn Rand, günümüzde kişisel gelişim kitaplarında bahsedilen fikir, strateji, hal ve tavırları neredeyse 50 sene evvel kitabında bahsetmiş. Dünya değişiyor gibi gözükse de, aslında insanlar değişmediğinden o günkü tablodan çok da farklı bir tablo yok önümüzde. O sebeple Fountainhead, önemli bir edebiyat başyapıtı olmasının haricinde bir başucu kitabı olarak da görülebilir.

Kitap ile ilgili en güzel yorumlardan biri, kitabın Türkiye’deki dağıtımını yapan Plato yayınlarının sahibi Sinan Çetin tarafından yapılmış yorumdur.  Aynen aktarıyorum;

“Elinizdeki bu kitap, dünyanın "fedakarlık tüccarları" tarafından yok edilmemesi için bir AKIL KALKANIDIR. Bu kitap herkesin saldırdığı yapayalnız ben kavramının yeryüzündeki en iyi savunucusudur ve kalabalıklara karşı duran yaratıcılara verilmiş bir ödüldür. Aklın ve mantığın yolunu izlemek isteyen herkese bu rehberi takdim etmekten onur duyuyorum.”

Yonca Tokbaş’ın üniversite kütüphanesinden çaldığı dönemde, kitabın Türkiye’deki kitapçıların raflarını süslemiyor olması, onun için haklı bir mazeret sayılabilir, ama şu an Plato yayınları tarafından nerdeyse 15 yıldır bütün önemli kitapçıların raflarında sizin uzanıp almanızı beklerken, sizin herhangi bir mazeretiniz olamaz.
İyi okumalar.


Tolga AYKUT