25 Nisan 2012 Çarşamba

Maksat Spor Olsun

2011 Yılının temmuz ayında başlayan şike soruşturmaları ve sonrasında yaşanan olayları hep birlikte televizyonlarda seyrettik ve gazetelerde okuduk. Yaşanan olaylar bugüne kadar Türkiye’de uygulanmamış bazı sonuçlar doğurdu. Netice itibarıyla nur topu gibi bir Süper Finalimiz oldu. Yayıncı kuruluşun şanssızlığını bertaraf etmek amacıyla hayata geçirilen Süper Final, bugün gazetelerde yayınlanan bir habere göre seneye kalkıyor. Galatasaray Kulübü başkanı Ünal Aysal’ın isteği ile Kulüpler Birliği toplantısında, Federasyon Başkanı Yıldırım Demirören ile görüşülüp Süper Finalin kalkması için söz alınmış. Buraya kadar bir gariplik ya da bir sıkıntı yok. Zaten belli bir amaç için icat edilmişti, demek ki korkulanlar olmayacak ve seneye de böyle bir duruma gerek kalmayacak.

Peki, sorunlar çözülecek mi? Bence hayır. Çünkü hala sorunun ne olduğu belirlenmiş ve anlaşılmış değil. Bir kere sorunun kaynağının ne olduğunu tam anlamadan bu tür sıkıntıları tamamıyla ortadan kaldırmak hiçbir zaman mümkün olamaz. Olayların sebebi, sporun ve sporcunun artık “zeki, çevik ve ahlaklı” olmamasından kaynaklanmaktadır. Burada spor ve sporcu derken tabi ki sepetin içinde çürük olandan çok çok daha fazla sağlam elma vardır ama 3-5 çürük elma maalesef bütün sepeti kokutmaya yeter.

Spor tüm dünyada maalesef acınacak bir hale gelmiştir. Medyanın yardımıyla çok daha geniş kitleleri etkisi altına alabilmesi, aidiyet psikolojisi ile taraftar haline gelmiş ve manevi olarak birçok emek harcamış kişileri sömürmek isteyenlerin ekmeğine yağ sürmüştür. Spor gibi tamamen gönül bağıyla yapılan bir işe maalesef BAHİS bulaşmıştır. Spor, oynayanı, yöneteni ve izleyeni olarak 3 farklı tarafın yer aldığı bir unsurdur. Bu taraflardan biri gönül bağı ile bağlıyken diğerlerinden bazılarının tamamen farklı amaçlar gütmesi olayları bu noktaya getirmektedir.

İçinde bahis olan bir sektörde sonuçların gerçek olup olmadığını kim bilebilir? Bizler tuttuğumuz takımların aldığı sonuçlarla sevinip ya da üzülürken belki de birilerinin kazanç sağladığı bir tiyatro için gaza geliyoruz, ya da kahroluyoruz.  Bugün herhangi bir spor mücadelesinde oyuna ilk kim başlayacaktan tutun da, ilk faulü kimin kullanacağına kadar en akla gelmeyecek şeyler için bile bahis oynamak mümkün. Üstelik legal olarak oynanan bahsin belki 10 katı illegal olarak oynanmakta. Kontrol edilebilir olanın haricinde çok daha yüksek miktarda kontrol edilemeyen bir sistemin olması işi daha da içinden çıkılmaz bir hale getiriyor.
Tansu Çiller, Başbakanlık yaptığı dönemde, birçok kişinin ocağını söndürdüğü gerekçesiyle Türkiye sınırları içinde kumarhaneleri yasaklamıştı. O tarihten sonra da bir daha Türkiye sınırları içerisinde legal hiçbir kumarhane açılmadı. Peki, internet üzerinden ya da bayiler aracılığıyla oynan spor bahsi de bir çeşit kumar değil midir? Ocaklar söndürmüyor mudur?  Birilerine haksız kazançlar sağlamıyor mudur?
Son 10 yılda kulüplerin neredeyse % 80 i batma noktasına gelmiştir. Anlamsızca yapılan transferler, bir oyuncu için 5-6 ayrı menajere ödenen paralar, ederinin çok üstünde bedellerle transfer edilip 2-3 maç oynatılıp bedelsiz elden çıkarılan oyuncular, yarı sezonda başarısız diye astronomik tazminatlar ödenerek  gönderilen teknik direktörler, hiçbir başarı garanti etmemesine karşın oyunculara verilen dudak uçuklatan yıllık ücretler, oyuncuların vergi vermemesinden yararlanılarak sözleşmelere yazılan ücretlerden imza sonrası alınan komisyonlar, bir yandan yeni heyecanlar yaratarak izleyenlerin ümitlerini sürekli taze tutarken, öte yandan milli değerlerimiz olan kulüplerimizin kasalarını boşaltmaktadır. Bugün gelinen noktada Beşiktaş kulübü belki de önümüzdeki sene hak etse dahi Avrupa kupalarında yer alamayacaktır. Futbol kulüplerimizin yöneticileri transfer politikasına baktıkları mantıkla kendi şirketlerini yönetirler mi acaba? Bugün başarısından direk şahsi kazanç elde edeceği bir yöneticiyi kendi şirketine söz konusu tazminat şartlarında ya da transfer politikasıyla işe alırlar mı acaba?
Kulüplerimiz dernek statüsünde olduklarından, yani herhangi bir kişiye ait olmadıklarından Ökkeş babanın tekkesi muamelesi görmekte ve sansasyon yaratmak ya da ses getirmek amacıyla değerleri şuursuzca tüketilmektedir. 2010 Senesindeki Bursaspor’un elde ettiği şampiyonluk hariç, 1984 senesinden beri sadece 3 takım arasında geçen yarışta, şampiyon olunamayan her sene, zaten olasılık 1/3 iken, taraftar baskısı öne sürülerek, takip eden sene başarılı olmak adına sayısız transferler yapılmakta, kulüplerin paraları sokağa atılmakta ve bütün bu harcamalara rağmen, zaten 3 takımdan biri şampiyon olmakta yani sonuç değişmemektedir.

Futbol kulüplerimiz arasında Fenerbahçe Spor Kulübü hariç başka hiçbir kulüp kendi imkanlarıyla tesisleşmemiş ya da yeni yatırımlar ile ek kaynaklar yaratamamıştır. Beşiktaş Futbol Kulübü zamanında sahip olduğu arsalar ile son derece akıllı yatırımlar yapmışsa da o yatırımlardan gelen paralar mirasyedi psikolojisi ile tüketilmiştir. Şimdi gelecekteki gelirler bile temlik altındadır. Galatasaray Kulübü ise 2000 senesinde elde ettiği başarıyı daha da ileri götürmek adına yaptığı sayısız hatalı transferler sonucunda uğradığı zararı halen telafi edememiş sadece Ali Sami Yen stadının arazisine karşılık yaptırdığı ama gelirlerinden tam olarak yararlanamadığı yeni bir stada sahip olmuştur.
Günümüzde futbol bir spor olmaktan çıkıp bir endüstrisi haline gelmiştir ve bundan maddi çıkar elde eden yönetici, oyuncu ve medya birbirine 3 maymunu oynamaktadır. Bir tarafta basın, diğer tarafta yöneticiler ve son olarak da oyuncular bir üçgen yapmış ve tek maddi çıkar gütmeyen, işin sadece manevi tarafı ile ilgilenen taraftarı ortada sıçan şeklinde oynatmaktadırlar. Taraftarlar takımlarının şampiyon olmalarına ya da olamamalarına bakmaksızın, iyi günde de kötü günde de takımlarını desteklemekte ama kötü gün gerçekten kötü müdür ya da iyi gün gerçekten iyi midir bilememektedirler.

Bu gemi şimdilik bu şekilde gidiyor gözükse de yakında su alıp batma tehlikesi geçireceği aşikardır. Kulüplerimiz çok uzun zamandır sürekli yüksek bedellerle futbolcu almakta ama doğru dürüst bir gelir getirecek satış yapamamaktadır. Takımlarımız, salt taraftarlar sayesinde elde edilen, yayın gelirleri, forma satışları ve tribün gelirleri gibi desteklerle ayakta kalmaya çalışmakta ve bu gelirlerin kesilmemesi için de; medya çoğu zaman gerçekleri saptırdığı yetmiyormuş gibi, görsel ve yazılı basında sürekli güdüleme yaparak, taraftarları daha da fanatik bir hale getirmeye çalışmaktadır. El Clasico 140 ülkede seyredilirken, medyamız tarafından sürekli pompalanarak dünyanın en büyük derbileri arasında sayılan Fenerbahçe -  Galatasaray derbisini bizden başka kimse seyretmemektedir. Yurt dışında sadece yayıncı kuruluşun yurt dışı yayını sayesinde yine Türkler tarafından seyredilmektedir. Dünyanın en büyük derbilerinden biri bu kardeşim diye gazı alan taraftarlar bu güdülemeler sonucunda git gide daha fanatik ve sadık olmakta, takımlarını desteklemek için bulundukları katkıyı arttırmaya çalışmaktadırlar. Oysa kısır döngü değişmemekte, bu katkılar çoğu zaman olduğu gibi yine çarçur edilmektedir. Hiçbir sektör ya da endüstri böyle bir politika ile uzun süre yaşayamaz. Bahis oyunları, vergisel anlamda başta devlete, sonrasında ise bunu yönetenlere olağanüstü kazançlar sağladığı için kaldırılması ihtimali son derece düşüktür ama var olduğu sürece de hiçbir zaman alınan sonuçların gerçek olduğundan emin olamayız. İllegal olanınaysa hiç girmiyorum.
Futbolun, alınan sonuçları içimize sindirdiğimiz ve yeniden zevk aldığımız bir hale gelmesi için öncelikle sporun tabiyatına aykırı olan bahis olayının halledilmesi ve arkasından da gerekli düzenlemeler ile kulüplerimizin mali durumlarını düzeltici önlemler alınması gerekmektedir. Altyapıya önem vererek, oyuncu ücretlerine üst sınır getirerek, oyuncuları talep ettiklerinden daha fazlasına imza attırarak aradaki rakamın komisyon olarak alınmasını engellemek adına vergiyi kulüplerin sırtından alıp oyunculara yükleyerek, başarıya endeksli bir prim sistemi oluşturarak ve daha demokratik yönetimler kurarak zor da olsa güneşli günlere ulaşmak mümkün. Yeter ki artık düğmeye basılsın.

Son söz : Ben sporcunun zeki, çevik ve aynı zamanda ahlaklısını severim.   
                                                                                                  Mustafa Kemal Atatürk

Tolga AYKUT

9 Nisan 2012 Pazartesi

Hunger Games

Suzanne Collins, 2008 yılında kaleme almaya başladığı ve üç kitaptan oluşan roman serisi Açlık Oyunları’nda, Arnold Schwarzenegger’in 1987 tarihli kült filmi Running Man’den oldukça etkilenmiş. Hikaye temel anlamda neredeyse birebir aynı. Biraz Hollywood’un üretmede kısır kalması, biraz da önceden yaratılmış hikayelerin gerçekten çok başarılı olmaları sebebiyle yapımcılar, gelişen teknoloji ve genç nüfusun daha çok tüketiyor olmasından da faydalanarak, önceden çekilmiş filmlerin değiştirilmiş ve günümüzün animasyon teknolojileri ile görsel olarak süslenmiş versiyonlarını çok daha sık karşımıza çıkartmaya başladılar. Hunger Games de o filmlerden biri, yalnız tabi ki 2. ve 3. kitapta, hikaye belki daha farklı devam ettirilerek senaristler bize yeni ufuklar açabilir, bunu hep birlikte göreceğiz. Öte yandan hakkını da yememek lazım, Jennifer Lawrence’i Hollywood’a kazandıran film, seyir ve gerçeğe uygunluk dozu açısından oldukça başarılı. Eminim serinin diğer filmleri de aynı başarıyı devam ettirecektir.
Buraya kadar her şey çok güzel ama filmde ana fikir olarak bizi düşünmeye iten şey oldukça can sıkıcı. İnsanoğlunun anlamsız vahşeti, başka bir filmle, bir kez daha gözler önüne seriliyor. Başkalarını başarı ya da başarısızlığını seyretme ve ondan zevk alma; maalesef yeme, içme, barınma gibi temel güdülerimizden biri haline gelmiş vaziyette. Gladyatörlerin zamanından beri süregelen bu vahşet izleme isteği, her ne kadar ilim ve teknolojide çağ atlayacak seviyelere gelsek de popülaritesinden hiçbir şey kaybetmiyor. Hunger Games filminde 12 bölgeden birer kız birer erkek olmak üzere kura ile seçilen 24 kişi ölümüne girdikleri bir yarışta hayatta kalma mücadelesi veriyorlar. Ölümüne yapılacak yarışma öncesi adayların psikolojileriyle öyle bir oynanıyor ki, yarışmacılar sanki birbirlerini öldürmeye değil de, eğlenceye gelmiş gibi bir ruh haline bürünüyorlar. Seyredenler ise, bir süre sonra karşılarındaki kişilerin 23 tanesinin ölmesini değil de toplu düğün seremonisi seyredecekler gibi davranıyorlar. İnsanın iç dünyası gerçekten çok garip ve gizemli. Uygun notadan ses vererek, herhangi birini, istenilen ruh haline hazırlamak mümkün. Bu filmde de 74. sü düzenlenen Açlık Oyunları’nı yaratanlar bu psikolojiyi çok iyi öğrenmişler. Rating kaygısıyla, yarışmacıları tribünlere en iyi oynayacakları şekilde eğitiyorlar. Yarışmacılar da allah için, uygun şekillerde ölerek ve öldürerek, izleyenlere iyi bir seyir yaşatıyorlar.
Filmler tabi ki gerçek hayatın biraz abartısı, ama tüm dünyada izleme rekorları kıran Survivor, ya da diğer rating kaygısından öteye gitmeyen, galibine hiçbir şey kazandırmayan, mağlubunun ise sonrasında yaşayacağı psikolojik çöküntüyü hesaba katmadan milyonların önünde afişe eden yarışmalar çok mu farklı? Örneğin şu an Ebru Akel’in sunduğu zayıflama programı, Açlık Oyunlarından ne farkı var? Hatta isim konusunda telif sıkıntısı olmasa, Açlık Oyunları diye aynı ismi bile koyabilirler. 100 kilonun üzerinde bir sürü insan, televizyon karşısında onları izleyen kişiler için orada ter dökmüyorlar mı? O insanların zayıflaması, TV kanalının ne kadar umurumdadır gerçekten bilmiyorum ama bu tür rating uğruna yapılmış, seyredene ve yarışana hiçbir şey katmayan programlar bizleri uyutmaktan öteye gitmiyor maalesef. Yukarda bahsettiğim Running Man filmini izleyenler bilirler, orada sistemi kuranlar, bu tür ölümüne yapılan oyunlarla halkı uyutup, oyalarken bir diğer taraftan da çarklarını döndürüyorlardı. Zaten eski Roma’da da Sezarların arenada gladyatör dövüşü yaptırma sebepleri, cahil ve aç olan halkın ilgisini dağıtmak, onların gazını almak ve coşkuya getirmekti. Günümüzde kanunlar ve nizamlar uygulandığı için ölümüne yarışların TV ekranlarından yapılmıyor olması, daha hafifletilmiş olarak çekilen diğer anlamsız yarışma ve oyunları haklı çıkarmıyor ne yazık ki. Peki, insanoğlu olarak biz niye bu kadar vahşiyiz? Neden bu anlamsız yarışmaları seyrediyoruz ve bizi uyutarak sömürmeye çalışan ve güdüleyen bir güce boyun eğiyoruz? Dünyamız güzellikler ve iyiliklerle doluyken neden manşetlerde veya programlarda kötü haberler daha çok yer alıyor? Egomuzun koyduğu hedeflere ulaşamamanın getirdiği keyifsizliği, başkalarının başına gelen kötü şeylerle mi hafifletiyoruz ve teselli oluyoruz? Yoksa taş devri insanıyken hayatta kalabilmek için içimizde filizlenmiş “ölmemek için öldür” fikrinin anca evrimleşebilmiş hali mi bu güdülerin sebebi? Sebebi hakkında eminim psikologlar benden çok daha iyi ve doğru yorumlar yapacaklardır ama çok da sebebini bilmek gerekmiyor açıkçası. Yanlış olduğunu bilmek bence yeterli.
Bizler bilim ve teknolojide ileri giderek, maddiyatımızı ve maneviyatımızı üst seviyelere çıkarsak da vahşete olan ilgimiz kaybolmuyor. Daha sağduyulu olup, bilinçlenmedikten sonra, üstünden 2000 yıl geçmiş de olsa, insanoğlu uzaya bile çıkabilmiş de olsa, eski Roma’dan çok öteye gidebilmiş olmayacağız maalesef.

Tolga AYKUT

PS: Ve işte yazıyı yazdıktan sadece 2 gün sonra Hürriyet gazetesinde çıkan bir haber. Kimbilir basına yansımayan daha neler vardır.

http://www.hurriyet.com.tr/planet/20317486.asp

5 Mart 2012 Pazartesi

The Descendants

Bir yerde sürekli yaşamak ile oraya tatile gitmek arasında ne muazzam bir fark vardır. Bunaltıcı iş temposundan kurtulmak istediğimiz, kafamı çıkarıp bir nefes alayım sonra yine işe güce dalarım dediğimiz anlarda cennet gibi bir yer hayal ederiz. Zamanı durdurup “bir haftalık mola” deyip de gittiğimiz o cennet, şehir ve iş hayatının koşuşturması arasında bize bir vaha gibi gelir. Güzel bir otele yerleşir, ısınmış vücudumuzu jilet gibi gerilmiş serin yatağın üstüne atar, kuştüyü yastığın altına kolumuzu sokup biraz kestirir, ardından bavulları boşaltır ve denize koşarız. Sonra kıyıya çıkıp amaçsızca güneşlenir, bronzlaşır, birbirinden güzel yemekler yer, ağustos böceklerinin sesleri arasında uykuya dalar ve yataktan gerinerek geç kalkarız. Peki ya hayatı hep orada olanlar için, işi orada olmak olanlar için o cennet ne ifade eder?  

George Clooney’in hayat verdiği karakter, Matt King aynı buna benzer bir cümle ile başlıyor hikayesini anlatmaya. Dünyadaki en güzel köşelerden biri olan Hawaii de, işinin gücünün yoğunluğundan, ailesine olan sorumluluklarından, yıllardır surf yapamadığından doğru dürüst bir tatile bile gitmediğinden bahsederek, Hawaii de değil de sanki dünyanın siyah beyaz başka bir yerindeymiş gibi, cennetteki sıkıcı hayatını anlatmaya başlıyor.

Prensipleri yüzünden sıkışmış kalmış, kendini hiçbir zaman bırakıp koyvermemiş, işinde gücünde, dürüst, etik değerlere sahip, iyi niyetli ve ahlaklı bir adam iken ailesinin başına gelen şok edici olay karşısında hayatı ve gerçekleri altüst olan ama kabuk değiştirerek yeni bir yaşama merhaba demeye çalışan bir adam Matt King. İki kızı, ilk başta bocalasa da sonrasında yaşlarına göre şapka çıkartılacak bir olgunlukla geçmiş travmaları ve acıları gömüp ailenin kenetlenmesini sağlıyorlar. Çocukların babalarından, babalarının çocuklarından çok şey öğrendiği ve birlikte olgunlaşılan bu süreçte, geçmişle ve yaşananlarla yüzleştikten sonra nihayetinde affedici olarak, sırtlarındaki yükü boşaltıyorlar ve sevgi, güven ve huzur dolu bir geleceğe göz kırpıyorlar.  

Artist’i seyretmedim ama George Clooney benim gönlümün Oscarını aldı. Matt King’in büyük kızını oynayan Shailene Woodley ise hem yeteneği ile hem de güzelliği ile daha bir çok prodüksiyonda karşımıza çıkacak gibi duruyor. The Descendants, hayat kadar gerçek, içeriğinin tersine pozitif duygular uyandırmaya çalışan, çarpıcı ve düşündürücü bir film. Mekanlar, oyunculuklar çok iyi, hikaye çok sağlam. Muhakkak görmenizi tavsiye ederim.


Tolga AYKUT

1 Mart 2012 Perşembe

Fountainhead

Hürriyet gazetesi yazarlarından Yonca Tokbaş, 29/02/2012 tarihli yazısında kitap hırsızı olduğunu anlatmış. Kitaplara çok meraklı olduğundan, hatta dayanamayıp onları çaldığından ve bu huyuna da mani olamadığından bahsetmiş. Öğrencilik yıllarında da Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesinden kitap çaldığı ve yakalandığı bir anısını anlatmış. Yakalanınca da bütün masumluğuyla kendince yaptığı savunmada kurula “Bu kitabı çaldım çünkü; bugüne kadar kimsenin onu okumamış, bir kere bile almamış olması beni çok üzdü. Değerini anlamamışlar gibi geldi. Ben onu o kadar seviyordum ki, iyi bakarım, hakettiği  değeri veririm diye düşündüm” demiş.

Sonra da yazısının ilerleyen kısımlarında okuyucularından hangi kitabı çaldığı tahmin etmelerini istemiş. Bugün 01/03/2012 tarihli yazısında da gelen tahminleri yazmış. Çok yaklaşarak yazarın ismini bilen olmuş ama malesef kitabın ismini bilen çıkmamış. Ben tesadüfen önce bugünkü yazısını okudum, sonra döndüm dünkü yazısını okudum. Eğer ilk yazıyı önce okumuş olsaydım doğru tahmin edeceğimi düşünüyorum, çünkü kitap Ayn Rand’ın Fountainhead adlı romanıymış.

Edebiyat tarihinde çok usta kalemler tarafından yazılmış bir çok ünlü roman var; Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Gustave Flaubert’in Madame Bovary’si, Victor Hugo’nun Sefiller’i, Franz Kafka’nın Dava’sı, James Joyce’un Ulysses’i sayarken ilk akla gelenler. Hepsi de toplumun güçlü ve güçsüz yanlarını, insanların egolarını, benliklerinde yaşadıkları karmaşaları, düşüşlerini ve kalkışlarını anlatan birer başyapıt ama bunların hepsinden farklı olarak benim için çok daha önemli olan bir roman var o da Fountainhead.

Belki biraz iddialı olacak ama ben kitap okuyan kişileri Fountainhead’i okumuş olanlar ve okumamış olanlar diye ikiye ayırırım. Çünkü Fountainhead klişe değildir, kitap okumayı seven insanlara sorduğunuzda ya çoğu bilmez ya da bilenlerin akıllarına gelmez. Aynı Yonca Tokbaş’ın dediği gibi insanların değerini anlamadığı kitaplardan biridir. Dünya klasiklerinin arasında ismi geçmeyecek kadar yeni olduğu için çok bilinmez, ancak okuyup beğenen kişilerin birbirlerine tavsiyesi ile kulaktan kulağa yayılır ama bir kez okuyan da Ayn Rand’ın ne demek istediğini, ne aktarmak istediğini çok iyi anlar, ana karakter Howard Roark’a ve onun dimdik duruşuna sempati ve hayranlık duyar. Kitabın kalın görünüşü belki ilk başta gözünüzü korkutsa da, günümüz dünyasının entrikalarını, insanların tek bir merkezden güdülmelerini ve bütün dizginleri tutan en tepedeki otoriteye yapılan başkaldırışı o kadar güzel bir dille anlatır ki, tahmininizden çok daha kısa süre sonunu getirmiş olursunuz.

Görüşleri ve tarzı yüzünden üniversiteden mezun bile edilmeyen bir mimarın, 1920’lerin New York’un da varolma çabalarını, kimseye boyun eğmemesini, doğru bildiği şeylerden vazgeçmemesini, hiçbir zaman tarzından ödün vermemesini, hayata ve onu zorlaştıran insanlara karşı yılmadan dimdik duruşunu ve sahip olduğu kendine güven sayesinde düşmanlarının bile kendisini kıskanmasını ve hayran kalmasını anlatan Fountainhead, aslında Hollywood tarafından filmi bile yapılmış bir roman.

Ayn Rand, günümüzde kişisel gelişim kitaplarında bahsedilen fikir, strateji, hal ve tavırları neredeyse 50 sene evvel kitabında bahsetmiş. Dünya değişiyor gibi gözükse de, aslında insanlar değişmediğinden o günkü tablodan çok da farklı bir tablo yok önümüzde. O sebeple Fountainhead, önemli bir edebiyat başyapıtı olmasının haricinde bir başucu kitabı olarak da görülebilir.

Kitap ile ilgili en güzel yorumlardan biri, kitabın Türkiye’deki dağıtımını yapan Plato yayınlarının sahibi Sinan Çetin tarafından yapılmış yorumdur.  Aynen aktarıyorum;

“Elinizdeki bu kitap, dünyanın "fedakarlık tüccarları" tarafından yok edilmemesi için bir AKIL KALKANIDIR. Bu kitap herkesin saldırdığı yapayalnız ben kavramının yeryüzündeki en iyi savunucusudur ve kalabalıklara karşı duran yaratıcılara verilmiş bir ödüldür. Aklın ve mantığın yolunu izlemek isteyen herkese bu rehberi takdim etmekten onur duyuyorum.”

Yonca Tokbaş’ın üniversite kütüphanesinden çaldığı dönemde, kitabın Türkiye’deki kitapçıların raflarını süslemiyor olması, onun için haklı bir mazeret sayılabilir, ama şu an Plato yayınları tarafından nerdeyse 15 yıldır bütün önemli kitapçıların raflarında sizin uzanıp almanızı beklerken, sizin herhangi bir mazeretiniz olamaz.
İyi okumalar.


Tolga AYKUT

20 Şubat 2012 Pazartesi

Fetih 1453

Türk sinema tarihinin bugüne kadar yapılmış en büyük bütçeli ve en büyük projesi olan Fetih 1453’ü Cuma akşamı seyretme fırsatı buldum.  Filmin benim için çok büyük anlamı ve önemi var; önce sizlere onu açıklayayım.

Öncelikle, proje ta 2003 senesinde ilk olarak benim hayata geçirmeye çalıştığım bir projeydi. O zamanlar Troy ve Kingdom of Heaven adlı filmleri izleyip bizim İstanbul'un Fethi hikayemizin bir çağı sona erdirmesi nedeniyle konu olarak, onlardan çok daha önemli, görsel açıdan çok daha muhteşem ve aynı zamanda İstanbul de için ciddi bir reklam olabileceğini düşünmüştüm. Bizansa yardıma gelen Ceneviz gemileri ile yapılan Yeşilköy savaşı ile hem deniz savaşı, günlerce süren muhasara ile hem kara savaşı, hem de gemilerin karadan denize indirilmesi gibi sahneler ile film başka hiç bir filmde olamayacak kadar ihtişamlı olabilirdi. Ben de oturdum konuyla ilgili 10’un üzerinde kitap okuyup, "Constantinople, İmkansızı Fethetmek" adlı bir hikaye yazdım. Hikayenin ana kahramanı olarak da Ulubatlı Hasan'ı seçtim.

Ulubatlı Hasan'ın, Ulubat köyünde çocukken aşık olup sevdiği ve kaçırdığı köylüsüyle, hem evlenme hem de asker olma sevdasıyla başkent Edirneye gelişi, orada evlenişi, ve II. Mehmet'in tahta geçtikten sonra, İstanbul'un Fethi için asker sayısını arttırmasından yararlanarak Osmanlı ordusuna katılışını ve orduda yükselerek, Fatih'in gözde askerleri arasına girişini ve devamında Osmanlı karakolu olan Çorlu Kalesine teftiş komutanı olarak eşiyle beraber gönderilişini ve kendisi kalede değilken Bizanslılar tarafından kaleye baskın yapılması sebebiyle ve Ulubatlı Hasan'ın eşi Nazlı'nın Bizans’ın elinde tutsak kalışını, daha sonrada savaşın başlamasıyla iki aşığın özlem dolu hikayesini ve kavuşamamalarını işledim.

Bu hikayeyi, sevgili Ayşe – Zehra Levent kardeşlerin büyük özverileri ve yardımlarıyla İngilizceye de çevirip biraz da mükemmeliyetçi yapım yüzünden, projenin bir Hollywood yapımı olması halinde dağıtımının çok daha fazla ülkede yapılabileceğini ve Türkiye'nin tanıtımı için çok daha yararlı olacağını düşünüp 2005 senesinde Los Angeles'a gittim. Orada yaşayan ve film endüstrisinde çalışan sevgili arkadaşım Thomas Callicoat yardımıyla 1 ay boyunca yapımcı yapımcı dolaştık ama bütçeler hep 150-200 milyon USD dolaylarında oldu ve bir kaç yapımcı şirket bir araya gelerek projeyi üstlenebileceklerini belirttiler. Sinema sektöründen olmamam yüzünden ve ailemi daha fazla yalnız bırakamadığım için geri dönmek zorunda kaldım, bir daha da gidip o işleri kovalayacak fırsatım olmadı. Daha sonra yazdığım hikayeyi 2006 yılında gerekli gördüğü yerlere göstermesi için Tursak Vakfı Başkanı Engin Yiğitgil'e verdim. Sonra da işlerimin yoğunluğu ile daha fazla ilgilenemedim.

Fatih Aksoy'un, ciddi anlamda benim hikayemden esinlenmiş olabileceğini düşünüyorum. Çünkü, İstanbul'un Fethini çekerken yaşayıp yaşamadığı bile tam olarak belli olmayan, öyle bir savaşta burçlara ilk bayrağı kimin diktiğinin bilinmesinin çok mümkün olamayacağı düşüncesiyle daha çok bir şehir efsanesi olarak anılan Ulubatlı Hasan'ın ve onun sevgilisinin hikayesini işlemek kaç kişinin aklına gelir bilmiyorum. Bu arada hiç bir şekilde bir telif hakkı peşinde değilim, onu da peşinen söyleyeyim. Benim için böyle bir filmin çekilmiş olması bile hayallerimin gerçek olması anlamında beni manevi olarak yeterince tatmin etti, ama yazılı basında bazı yazarların yazdıklarına da katılmıyor değilim.

Projeyi çok detaylı olarak düşünmüş, üzerine çok çalışmış ve maddi manevi emek harcamış biri olarak eleştirme hakkını kendimde gördüğümden birkaç şey sıralamadan geçemeyeceğim. Bir kere bana göre Türk sinema tarihinin en büyük projesi olan bu film, çok daha iyi bir hikaye ile çekilebilirdi ve eğer çekilirken filmin konusu açısından benim de naçizane fikirlerim de alınsaydı çok daha iyi bir hikaye seyretmiş olabilirdik.

Maalesef doğru dürüst bir hikaye örgüsü bile yok. Aynı Ahmet Hakan’ın köşe yazısında dediği gibi Fatih Sultan Mehmet rolündeki oyuncu yeteri kadar tahtı doldurmuyor ve konuşmalar diyaloglardan çok yaşanmış literatüre geçmiş klişe sözlerden oluşuyor. Aslında filmin tamamı bize yıllar boyunca anlatılan klişe olayların art arda eklenmesi ile oluşmuş. Hz Muhammed'in sözü, ardından II. Mehmed'in sözü, ardından padişahın atını denize sürmesi, ve nihayetinde de Eyüp Sultan'ın mezarının bulunması vs. Bir tek, Osmanlı ordusu şehri kuşatmışken Bizanslıların “melekler erkek mi dişi mi” diye tartışmaları eksik kalmış o kadar.

Ben, hikayemde Bizans’a ve İmparator Konstantin'e gereken saygıyı göstermiştim ama ne yazık ki Fatih Aksoy aynı şekilde davranmamış ve film biraz Kara Murat vari bir film olmuş ve son olarak aşk öyküsü çok iğreti durmuş, çok suni başlamış ve suni devam etmiş. Diyaloglar nerdeyse Bağdat caddesi gençlerinin ağzıyla yazılmış. Eski Türkçe ya da Osmanlıca neredeyse hiç replik yok. Gemilerin karadan denize indirilmesi bile çok kısa anlatılmış, sonrasında Haliç'e yaptıkları baskın es geçilmiş. Hani bilmeyen biri bu gemiler niye karadan denize indirildi diye sorabilir. Ayrıca 3 tane tarih profesörünün danışmanlığı altında film çekildi denmesine rağmen tarihi bir hata yapılmış. Filmde, fetih sırasında Macar kralı Ladislas'ın bir haçlı ordusu ile Bizans’a yardıma geleceği söylentileri dolaşıyor, halbuki Ladislas Fatih Sultan Mehmed'in babası II. Murat ile yaptığı Varna savaşında ölüyor. Bu da yapılmaması gereken bir hataydı ama maalesef dikkat edilmemiş. Bir ilginç ayrıntı daha Hasan'ın ismi hep Hasan olarak geçiyor. Bir kere bile Ulubatlı lafı söylenmiyor. Bu kadar eleştirinin yanında olumlu yanları da söylemeden geçemeyeceğim, filmin görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni, kostümcüsü, dekorcusu, animasyon işleri yapan ekip süper iş çıkarmışlar. Dövüş ve savaş sahneleri gerçekten çok başarılı. Çok emek verilmiş, oyuncular ellerinden gelenin en iyisini yapmışlar. Ortaya da zevkle seyredilen bir film çıkmış

Çok uzun yıllar hayalini kurmuş olsam da sinema sektörü ile alakam olmaması sebebiyle hayata geçiremediğim senaryomu Allahtan zamanında birçok arkadaşıma okutmuşum ve WGA (Writers Guild of America) adlı kurumdan telifini almışım ki şimdi rahat rahat bu satırları yazabiliyorum. Zaten zamanında Doğan Hızlan’a bile göndermiştim. Şimdi senaryo olarak duran hikayeyi edebi hale getirip roman olarak hazırlıyorum. Her şey yolunda giderse umarım yaza doğru kitabevlerinin raflarını süslemeye başlayacak. Basılır da okuma fırsatı bulursanız benim hikayem ile Fatih Aksoy’un filmindeki benzer yerleri anımsamanız için Fatih Aksoy’un benden esinlenmiş olabileceğini düşündüğüm yerleri aşağıda belirtmek istedim

Fatih Aksoy 3 yerde ciddi anlamda benim hikayemden etkilenmiş olabilir, karar sizin
1-  Ulubatlı Hasan ve sevgilisini anlatmış, bir aşk hikayesi eklemeye çalışmış.
2- Ulubatlı Hasan ölürken aynı benim hikayemdeki gibi sevgilisi uzaktan ölüşünü görüyor ve yıkılıyor.

3- Fatih Sultan Mehmet, savaşın ortasında bir ara Ulubatlıyı çadırına çağırıp, "bana kılıç kullanmasını öğretirken kılıcı çok sıkı tutarsan elin acır, gevşek tutarsa elinden kaçırısın, ama orta sertlikte tutarsan en iyi şekilde hamle yaparsın, biz de kılıcımızı en iyi şekilde tutup bizansı alıcaz" gibi çok da anlamlı olmayan bir cümle sarfediyor. Ben hikayemde, Bizans imparatoru Konstantin oğluna kılıç kullanmayı öğretirken " oğlum gitgide kendini geliştiriyorsun, kendine göre güzel bir kılıç yaptır, çünkü kılıç kişiye özeldir, eğer kabzası eline göre fazla kalınsa tutamazsın elinden fırlar, inceyse elini acıtır, kılıç ağırsa kaldıramazsın, hafifse elinden savrulur, kılıcın uzunsa iyi hamle yapamazsın, kısaysa seni korumaz" gibi bir cümle kullanmıştım, oldukça değiştirerek filmde kullanmış.

Bütün bunlara rağmen film görsel olarak bir şölen olmuş, Fatih Aksoy çok uğraşmış, çok para harcamış ve Hollywood ayarında bir film yapmış. Ben hikaye olarak çok daha iyisinin yapılbileceğine emin olsam da teknik olarak gayet güzel bir film yapılmış ve Fatih Aksoy’u bu satırlarla gıyabında tebrik etmek isterim. Üç beş yerde benden esinlenmiş olma ihtimali ve belki de projeye esin kaynağı olmam da beni ayrıca sevindirdi. Hem Türk sinemasının geleceği açısından hem de tarihimizin en önemli zaferlerinden birini iyiniyetli bir şekilde ve çok güzel bir teknik ile anlattığı için önemli olduğundan muhakkak görülmesi gereken bir film olmuş. İyi seyirler.


Tolga AYKUT

20 Ocak 2012 Cuma

….and Justice for All

Valla son yaşanan olaylar hakkında yazmayayım yazmayayım diye kendimle çok mücadele ettim ama artık sabrım öyle bir taştı, insanlar sosyal medyalarda, gazete ve televizyonlarda öyle bir garipleştiler ki, kendimi tutamadım. Aslında çok sevdiğim bir arkadaşımın benimle aynı düşünceyi paylaşıyor olması da bu yazıyı yazmamda itici bir güç oldu. Bir ayar çekme düşüncesi içerisinde, bu blogu okumaya değer bulanlar arasından, farkında olmayanların farkına varması, farkında olanların ise destek alması amacıyla, tabi biraz da kendim de deşarj olmak için bu satırları kaleme aldım.

Son günlerde yine sıkça bir şekilde, hem ölüm yıldönümünün gelmesi, hem de katillerinin mahkemesinin olması sebebiyle her yerde Hrant Dink’i okumaya başladık.  Ölümünün 5. yılı dolayısıyla anma törenleri ve yürüyüşler düzenlendi, herkes yine hep bir ağızdan “hepimiz ermeniyiz”, “mahkemeler hala suçluları cezalandırmadı”, “nerde bu adalet?”  vs. gibi sloganlar atmaya başladı. Politik sebeplerle oluşturulmuş, sözde Türk – ermeni anlaşmazlığına, elinden geldiğince yapıcı çözümler üretmeye çalışmış bir gazetecinin suikaste kurban gitmiş olması sonucu, insanların yürüyüşler yapmaları, onu anmaları ve onun için adalet istemelerinde hiçbir gariplik yok. Hatta ben de bu konuda bir an evvel adaletin tecelli etmesini ve katillerin cezalarını çekmelerini gönülden isteyen kişilerin başında geliyorum.  Yani buraya kadarki hiçbir şeye, herhangi bir itirazım yok.
Benim itirazım başka bir konuda. Bütün bu toplumsal dayanışmaların yanında, beni son derece rahatsız eden bambaşka bir konu var; o da bizim bu yaşanan bu olaylarda kraldan çok kralcı olarak gaza gelmemiz ve kuklavari bir tavır takınıyor olmamız. Şimdi sorarım size;  siz, bu anma törenlerine katılanlar, adalet istiyoruz diye çığıranlar, yürüyüşler de Hrant Dink maskesi takarak yürüyenler, Hrant Dink’in katilleri neden hala cezalarını çekmiyor, neden mahkeme hala sonuçlanmıyor diye bağıranlar; aynı isyankar tutumu Abdi İpekçi için, Çetin Emeç için, Uğur Mumcu için, Bahriye Üçok için, Ahmet Taner Kışlalı için, ya da binlerce kişiye ekmek kapısı olmuş, Türk – Musevi ilişkileri için çok önemli girişimlerde bulunmuş Üzeyir Garih için gösterdiniz mi? Bu kişilerin ölüm yıldönümlerinde anma törenlerine katıldınız mı? Onların maskelerini takıp, hepimiz Uğur’uz, hepimiz Üzeyir’iz dediniz mi? Abdi İpekçi ve Üzeyir Garih cinayetlerinin azmettiricilerinin ve diğer suikaste uğrayan değerli insanların katillerinin bulunması için yürüyüşler yaptınız mı? Onlar için adalet aradınız mı? Faillerinin bulunamamasına isyan ettiniz mi?

Ben yukarda ismi geçen bütün değerli insanların, suikaste uğradıkları zamanları daha dün gibi hatırlıyorum. Bu değerli insanlara, Hrant Dink’e gösterilen ilgi ve alakanın onda biri gösterilmedi. Onların failleri için adalet istenmedi. Ölüm yıldönümlerinde yürüyüşler yapılmadı. Bunlar daha mı değersiz insanlardı? Yoksa biz mi kurmalı bebek gibi yine düşünmeden rolümüzü oynuyoruz? Ortada bir ikiyüzlülük mü var? Anlamsız bir gaza gelme mi? Yoksa değerleri bilmeme, onlara sahip çıkmama mı var?
Franz Kafka’nın bundan 100 sene önce kaleme aldığı “Dava” adlı romanında, Joseph K’nın başına gelen olayların benzerlerinin, ta 21.yy da “yok biz o romanın daha iyisini yazarız” dercesine yaşandığı bir ülkenin vatandaşı olarak Hrant Dink için istenen ayrıcalık niye? Ermeni vatandaşlarımızı gerçekten çok takdir ediyorum, kendileri için son derece önemli olan bir kişi için sonuna kadar mücadele ediyorlar, peki biz niye diğerleri için hiç mücadele etmedik? O kadar değerli değiller miydi? Özür dilerim ama bizim yatacak yerimiz yok. Çağdaş medeniyet seviyesine erişmiş bir ülkenin vatandaşları, ya herkes için adalet istemeli, ya da herkes için aynı sessizlikte kalmalı ve konuyu gereken makamlara bırakmalıdırlar.

Cumhuriyetin kurulduğu tarihi bir kerede söyleyemeyen, mili marşımızı kimin yazdığı, ya da Kıbrıs’ın nerede olduğu gibi IQ bile gerektirmeyen sorulara cevap veremeyen insanlarımızın Hrant Dink’i de yaşarken tanıdıklarını ve bildiklerini düşünmüyorum.  Hrant Dink’i öldükten sonra tanıyan insanların da şimdi onun için isyanlarda bulunuyor olmaları bana çok komik geliyor kusura bakmayın. Yattığı yerden “ vay be kardeşim ben neymişim” diyerek eminim o da gülüyordur bu maskaralığa. Anma törenlerinde yürüyen insanların yarısı vaktiyle Agos gazetesi alıyor olsaydı, gazete heralde tiraj patlaması yaşar, en çok okunan gazeteler arasında ilk üçe girerdi.
Bütün bu yazdıklarımdan Hrant Dink’e ve onun için yapılanlara karşı olduğum gibi zeka özürlü bir yorum çıkarmayın lütfen, ben herkes için adalet olmalı ve herkes için adalet istenmeli diye düşünüyorum sadece. Çünkü siz böyle kişilere özel adaletler istediğiniz sürece çıkan sonuçlardan maalesef hiçbir zaman tatmin olamayacaksınız, ya da tatmin olduğunuzu zannedeceksiniz. Çünkü toplumun her kesimi için uygulanan yasalara adalet, bazı kesimleri için uygulananlara ise iltimas denir. Bu iltiması önce halk yapmaya başlarsa, sonrasında mahkemeler yaptığında söyleyecek sözünüz olmaz.  Kaval çalan çobanın peşinden güle oynaya mezbahaya giden koyun sürüleri olmaktan bir an evvel vazgeçmeli, okuyan, öğrenen, irdeleyen, analitik düşünen bireyler olmaya adımlar atmalıyız. Yoksa daha çoook adalet tecelli olsun diye bekleriz, ya da bir gün komşunun evi soyuluyor yetişin diye bağırırken hırsızlar altımızdaki donu alırlar da haberimiz olmaz.


Tolga AYKUT

13 Ocak 2012 Cuma

Canlı Yayın

Dün akşam Kadıköy Halk Eğitim Merkezinde çok sevgili arkadaşım Yeliz Şar’ın oynadığı Canlı Yayın adlı oyun vardı. Yönetmenliğini Bora Severcan’ın yaptığı, Ayşen Gruda, Volkan Severcan, Melda Gür, Sefa Zengin ve Yeliz Şar’ın oynadığı oyun, hem çok keyifli, hem çok akıcı hem de çok düşündürücüydü. Volkan Severcan, performansıyla yıldızlaştı ve rolüyle de, çok uzun zamandır beni de rahatsız eden medyanın rayting kaygısı üzerine anlamlı mesajlar verdi. 

Medyanın mı toplumu, üretmeden tüketmeye, suça, şiddete, magazine, sığ ve bilinçsiz olmaya ittiğini yoksa toplumun zaten sığ, bilinçsiz, üretmeden tüketmeye hevesli, suça ve şiddete meyilli olması sebebiyle mi medyanın bu konuları işlediğini anlatmaya çalışan oyun; zaman zaman bana tüm zamanların en meşhur paradoksu olan tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurtamı tavuktan ikilemini hatırlattı. Bu paradoksta her iki önerme de doğru olduğu için, bence medya da toplum da birbirinden besleniyor diyebiliriz. Toplum bunu istediği için medya üretiyor ve medya ürettiği için de toplum izliyor; çünkü toplumun, zor hayat şartları sebebiyle deşarja, dertlerini unutmaya ya da elde edemediği hayatları izleyerek role playing yapmaya, medyanın ise raytinge ve onunla beraber gelen paraya ihtiyacı var.
Bu durum özellikle özel televizyon kanalları çıktıktan sonra ivmelenerek arttı. Devlet kanalları toplumu daha bilinçli ve daha eğitimli yapmak adına bir süre uğraştıysalar da, onlar da rayting denen canavarın dişlerinin arasında öğütüldüler ve gittiler. Yine de zaman zaman özel kanalların bıraktığı boşluğu ellerinden geldiğince doldurmaya çalışıyorlar, en azından prime time olmayan zaman dilimlerinde.

Hiç kimseye faydası olmamış, bugüne kadar kimseyi sürekli meşhur edememiş, sadece yapımcısını ve jürisini zengin etmiş, 75 milyondan çıka çıka yetenekli bu mu çıktı dedirten yetenek yarışmaları, yabancı dizilerden diyaloglarına kadar birebir taklit edilmiş kalitesiz ve 3 saat gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir yayın süresi olan yerli diziler, devamlı işlenen töre cinayetleri, tecavüzler, yasak aşklar; maalesef toplumu, daha çok bönleştirip, düşünmeyen, irdelemeyen ve boşveren bir sürü haline getirirken, bir yandan da raytingleri patlatıyor ve ticari kaygı içerisindeki özel televizyon kanalları, absürd harcamalarını finanse etmek için bu kötü gidişatı körüklüyorlar.  
Yazılı basın ise daha da kötü, haber dediğimiz şey sadece kötü haberden ibaret artık. Gazetelerin sayfalarından, tek tek iyi ve kötü haberleri saydığınızda inanılmaz bir kötü haber fazlalığı karşımıza çıkıyor. Peki, hiç iyi şeyler olmuyor mu? Tabi ki oluyor ama iyi haberlere gösterdiğimiz ilgi kötülere gösterdiğimizin çok altında. İyi haberler küçücük minicik puntolarla kenara kıyıya sıkışırken magazin ya da ölüm haberleri koca koca puntolarla ve büyük resimlerle manşet oluyor.
Bugün elinize Avrupa’dan ya da ABD’den bir gazete aldığınız zaman ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız, ama bir avuç insanın bir şeyleri anlaması bir değişime sebep olur mu onu bilemem. Siz yine de yukarda iki satırda yapmaya çalıştığım eleştiriyi, sevgili arkadaşım Yeliz Şar, Melda Gür, Sefa Zengin, Ayşen Gruda ve Volkan Severcan’ın muhteşem oyunlarıyla çok daha doyurucu ve eğlenceli bir şekilde seyretmek için Canlı Yayın adlı oyuna gidin. Sonuçta çok da kötümser olmayalım, arada gerçekten çok güzel şeyler de çıkarmıyor değiliz, örneğin Muhteşem Yüzyıl gibi.


Tolga AYKUT