5 Mart 2012 Pazartesi

The Descendants

Bir yerde sürekli yaşamak ile oraya tatile gitmek arasında ne muazzam bir fark vardır. Bunaltıcı iş temposundan kurtulmak istediğimiz, kafamı çıkarıp bir nefes alayım sonra yine işe güce dalarım dediğimiz anlarda cennet gibi bir yer hayal ederiz. Zamanı durdurup “bir haftalık mola” deyip de gittiğimiz o cennet, şehir ve iş hayatının koşuşturması arasında bize bir vaha gibi gelir. Güzel bir otele yerleşir, ısınmış vücudumuzu jilet gibi gerilmiş serin yatağın üstüne atar, kuştüyü yastığın altına kolumuzu sokup biraz kestirir, ardından bavulları boşaltır ve denize koşarız. Sonra kıyıya çıkıp amaçsızca güneşlenir, bronzlaşır, birbirinden güzel yemekler yer, ağustos böceklerinin sesleri arasında uykuya dalar ve yataktan gerinerek geç kalkarız. Peki ya hayatı hep orada olanlar için, işi orada olmak olanlar için o cennet ne ifade eder?  

George Clooney’in hayat verdiği karakter, Matt King aynı buna benzer bir cümle ile başlıyor hikayesini anlatmaya. Dünyadaki en güzel köşelerden biri olan Hawaii de, işinin gücünün yoğunluğundan, ailesine olan sorumluluklarından, yıllardır surf yapamadığından doğru dürüst bir tatile bile gitmediğinden bahsederek, Hawaii de değil de sanki dünyanın siyah beyaz başka bir yerindeymiş gibi, cennetteki sıkıcı hayatını anlatmaya başlıyor.

Prensipleri yüzünden sıkışmış kalmış, kendini hiçbir zaman bırakıp koyvermemiş, işinde gücünde, dürüst, etik değerlere sahip, iyi niyetli ve ahlaklı bir adam iken ailesinin başına gelen şok edici olay karşısında hayatı ve gerçekleri altüst olan ama kabuk değiştirerek yeni bir yaşama merhaba demeye çalışan bir adam Matt King. İki kızı, ilk başta bocalasa da sonrasında yaşlarına göre şapka çıkartılacak bir olgunlukla geçmiş travmaları ve acıları gömüp ailenin kenetlenmesini sağlıyorlar. Çocukların babalarından, babalarının çocuklarından çok şey öğrendiği ve birlikte olgunlaşılan bu süreçte, geçmişle ve yaşananlarla yüzleştikten sonra nihayetinde affedici olarak, sırtlarındaki yükü boşaltıyorlar ve sevgi, güven ve huzur dolu bir geleceğe göz kırpıyorlar.  

Artist’i seyretmedim ama George Clooney benim gönlümün Oscarını aldı. Matt King’in büyük kızını oynayan Shailene Woodley ise hem yeteneği ile hem de güzelliği ile daha bir çok prodüksiyonda karşımıza çıkacak gibi duruyor. The Descendants, hayat kadar gerçek, içeriğinin tersine pozitif duygular uyandırmaya çalışan, çarpıcı ve düşündürücü bir film. Mekanlar, oyunculuklar çok iyi, hikaye çok sağlam. Muhakkak görmenizi tavsiye ederim.


Tolga AYKUT

1 Mart 2012 Perşembe

Fountainhead

Hürriyet gazetesi yazarlarından Yonca Tokbaş, 29/02/2012 tarihli yazısında kitap hırsızı olduğunu anlatmış. Kitaplara çok meraklı olduğundan, hatta dayanamayıp onları çaldığından ve bu huyuna da mani olamadığından bahsetmiş. Öğrencilik yıllarında da Boğaziçi Üniversitesi kütüphanesinden kitap çaldığı ve yakalandığı bir anısını anlatmış. Yakalanınca da bütün masumluğuyla kendince yaptığı savunmada kurula “Bu kitabı çaldım çünkü; bugüne kadar kimsenin onu okumamış, bir kere bile almamış olması beni çok üzdü. Değerini anlamamışlar gibi geldi. Ben onu o kadar seviyordum ki, iyi bakarım, hakettiği  değeri veririm diye düşündüm” demiş.

Sonra da yazısının ilerleyen kısımlarında okuyucularından hangi kitabı çaldığı tahmin etmelerini istemiş. Bugün 01/03/2012 tarihli yazısında da gelen tahminleri yazmış. Çok yaklaşarak yazarın ismini bilen olmuş ama malesef kitabın ismini bilen çıkmamış. Ben tesadüfen önce bugünkü yazısını okudum, sonra döndüm dünkü yazısını okudum. Eğer ilk yazıyı önce okumuş olsaydım doğru tahmin edeceğimi düşünüyorum, çünkü kitap Ayn Rand’ın Fountainhead adlı romanıymış.

Edebiyat tarihinde çok usta kalemler tarafından yazılmış bir çok ünlü roman var; Tolstoy’un Savaş ve Barış’ı, Dostoyevski’nin Suç ve Ceza’sı, Gustave Flaubert’in Madame Bovary’si, Victor Hugo’nun Sefiller’i, Franz Kafka’nın Dava’sı, James Joyce’un Ulysses’i sayarken ilk akla gelenler. Hepsi de toplumun güçlü ve güçsüz yanlarını, insanların egolarını, benliklerinde yaşadıkları karmaşaları, düşüşlerini ve kalkışlarını anlatan birer başyapıt ama bunların hepsinden farklı olarak benim için çok daha önemli olan bir roman var o da Fountainhead.

Belki biraz iddialı olacak ama ben kitap okuyan kişileri Fountainhead’i okumuş olanlar ve okumamış olanlar diye ikiye ayırırım. Çünkü Fountainhead klişe değildir, kitap okumayı seven insanlara sorduğunuzda ya çoğu bilmez ya da bilenlerin akıllarına gelmez. Aynı Yonca Tokbaş’ın dediği gibi insanların değerini anlamadığı kitaplardan biridir. Dünya klasiklerinin arasında ismi geçmeyecek kadar yeni olduğu için çok bilinmez, ancak okuyup beğenen kişilerin birbirlerine tavsiyesi ile kulaktan kulağa yayılır ama bir kez okuyan da Ayn Rand’ın ne demek istediğini, ne aktarmak istediğini çok iyi anlar, ana karakter Howard Roark’a ve onun dimdik duruşuna sempati ve hayranlık duyar. Kitabın kalın görünüşü belki ilk başta gözünüzü korkutsa da, günümüz dünyasının entrikalarını, insanların tek bir merkezden güdülmelerini ve bütün dizginleri tutan en tepedeki otoriteye yapılan başkaldırışı o kadar güzel bir dille anlatır ki, tahmininizden çok daha kısa süre sonunu getirmiş olursunuz.

Görüşleri ve tarzı yüzünden üniversiteden mezun bile edilmeyen bir mimarın, 1920’lerin New York’un da varolma çabalarını, kimseye boyun eğmemesini, doğru bildiği şeylerden vazgeçmemesini, hiçbir zaman tarzından ödün vermemesini, hayata ve onu zorlaştıran insanlara karşı yılmadan dimdik duruşunu ve sahip olduğu kendine güven sayesinde düşmanlarının bile kendisini kıskanmasını ve hayran kalmasını anlatan Fountainhead, aslında Hollywood tarafından filmi bile yapılmış bir roman.

Ayn Rand, günümüzde kişisel gelişim kitaplarında bahsedilen fikir, strateji, hal ve tavırları neredeyse 50 sene evvel kitabında bahsetmiş. Dünya değişiyor gibi gözükse de, aslında insanlar değişmediğinden o günkü tablodan çok da farklı bir tablo yok önümüzde. O sebeple Fountainhead, önemli bir edebiyat başyapıtı olmasının haricinde bir başucu kitabı olarak da görülebilir.

Kitap ile ilgili en güzel yorumlardan biri, kitabın Türkiye’deki dağıtımını yapan Plato yayınlarının sahibi Sinan Çetin tarafından yapılmış yorumdur.  Aynen aktarıyorum;

“Elinizdeki bu kitap, dünyanın "fedakarlık tüccarları" tarafından yok edilmemesi için bir AKIL KALKANIDIR. Bu kitap herkesin saldırdığı yapayalnız ben kavramının yeryüzündeki en iyi savunucusudur ve kalabalıklara karşı duran yaratıcılara verilmiş bir ödüldür. Aklın ve mantığın yolunu izlemek isteyen herkese bu rehberi takdim etmekten onur duyuyorum.”

Yonca Tokbaş’ın üniversite kütüphanesinden çaldığı dönemde, kitabın Türkiye’deki kitapçıların raflarını süslemiyor olması, onun için haklı bir mazeret sayılabilir, ama şu an Plato yayınları tarafından nerdeyse 15 yıldır bütün önemli kitapçıların raflarında sizin uzanıp almanızı beklerken, sizin herhangi bir mazeretiniz olamaz.
İyi okumalar.


Tolga AYKUT

20 Şubat 2012 Pazartesi

Fetih 1453

Türk sinema tarihinin bugüne kadar yapılmış en büyük bütçeli ve en büyük projesi olan Fetih 1453’ü Cuma akşamı seyretme fırsatı buldum.  Filmin benim için çok büyük anlamı ve önemi var; önce sizlere onu açıklayayım.

Öncelikle, proje ta 2003 senesinde ilk olarak benim hayata geçirmeye çalıştığım bir projeydi. O zamanlar Troy ve Kingdom of Heaven adlı filmleri izleyip bizim İstanbul'un Fethi hikayemizin bir çağı sona erdirmesi nedeniyle konu olarak, onlardan çok daha önemli, görsel açıdan çok daha muhteşem ve aynı zamanda İstanbul de için ciddi bir reklam olabileceğini düşünmüştüm. Bizansa yardıma gelen Ceneviz gemileri ile yapılan Yeşilköy savaşı ile hem deniz savaşı, günlerce süren muhasara ile hem kara savaşı, hem de gemilerin karadan denize indirilmesi gibi sahneler ile film başka hiç bir filmde olamayacak kadar ihtişamlı olabilirdi. Ben de oturdum konuyla ilgili 10’un üzerinde kitap okuyup, "Constantinople, İmkansızı Fethetmek" adlı bir hikaye yazdım. Hikayenin ana kahramanı olarak da Ulubatlı Hasan'ı seçtim.

Ulubatlı Hasan'ın, Ulubat köyünde çocukken aşık olup sevdiği ve kaçırdığı köylüsüyle, hem evlenme hem de asker olma sevdasıyla başkent Edirneye gelişi, orada evlenişi, ve II. Mehmet'in tahta geçtikten sonra, İstanbul'un Fethi için asker sayısını arttırmasından yararlanarak Osmanlı ordusuna katılışını ve orduda yükselerek, Fatih'in gözde askerleri arasına girişini ve devamında Osmanlı karakolu olan Çorlu Kalesine teftiş komutanı olarak eşiyle beraber gönderilişini ve kendisi kalede değilken Bizanslılar tarafından kaleye baskın yapılması sebebiyle ve Ulubatlı Hasan'ın eşi Nazlı'nın Bizans’ın elinde tutsak kalışını, daha sonrada savaşın başlamasıyla iki aşığın özlem dolu hikayesini ve kavuşamamalarını işledim.

Bu hikayeyi, sevgili Ayşe – Zehra Levent kardeşlerin büyük özverileri ve yardımlarıyla İngilizceye de çevirip biraz da mükemmeliyetçi yapım yüzünden, projenin bir Hollywood yapımı olması halinde dağıtımının çok daha fazla ülkede yapılabileceğini ve Türkiye'nin tanıtımı için çok daha yararlı olacağını düşünüp 2005 senesinde Los Angeles'a gittim. Orada yaşayan ve film endüstrisinde çalışan sevgili arkadaşım Thomas Callicoat yardımıyla 1 ay boyunca yapımcı yapımcı dolaştık ama bütçeler hep 150-200 milyon USD dolaylarında oldu ve bir kaç yapımcı şirket bir araya gelerek projeyi üstlenebileceklerini belirttiler. Sinema sektöründen olmamam yüzünden ve ailemi daha fazla yalnız bırakamadığım için geri dönmek zorunda kaldım, bir daha da gidip o işleri kovalayacak fırsatım olmadı. Daha sonra yazdığım hikayeyi 2006 yılında gerekli gördüğü yerlere göstermesi için Tursak Vakfı Başkanı Engin Yiğitgil'e verdim. Sonra da işlerimin yoğunluğu ile daha fazla ilgilenemedim.

Fatih Aksoy'un, ciddi anlamda benim hikayemden esinlenmiş olabileceğini düşünüyorum. Çünkü, İstanbul'un Fethini çekerken yaşayıp yaşamadığı bile tam olarak belli olmayan, öyle bir savaşta burçlara ilk bayrağı kimin diktiğinin bilinmesinin çok mümkün olamayacağı düşüncesiyle daha çok bir şehir efsanesi olarak anılan Ulubatlı Hasan'ın ve onun sevgilisinin hikayesini işlemek kaç kişinin aklına gelir bilmiyorum. Bu arada hiç bir şekilde bir telif hakkı peşinde değilim, onu da peşinen söyleyeyim. Benim için böyle bir filmin çekilmiş olması bile hayallerimin gerçek olması anlamında beni manevi olarak yeterince tatmin etti, ama yazılı basında bazı yazarların yazdıklarına da katılmıyor değilim.

Projeyi çok detaylı olarak düşünmüş, üzerine çok çalışmış ve maddi manevi emek harcamış biri olarak eleştirme hakkını kendimde gördüğümden birkaç şey sıralamadan geçemeyeceğim. Bir kere bana göre Türk sinema tarihinin en büyük projesi olan bu film, çok daha iyi bir hikaye ile çekilebilirdi ve eğer çekilirken filmin konusu açısından benim de naçizane fikirlerim de alınsaydı çok daha iyi bir hikaye seyretmiş olabilirdik.

Maalesef doğru dürüst bir hikaye örgüsü bile yok. Aynı Ahmet Hakan’ın köşe yazısında dediği gibi Fatih Sultan Mehmet rolündeki oyuncu yeteri kadar tahtı doldurmuyor ve konuşmalar diyaloglardan çok yaşanmış literatüre geçmiş klişe sözlerden oluşuyor. Aslında filmin tamamı bize yıllar boyunca anlatılan klişe olayların art arda eklenmesi ile oluşmuş. Hz Muhammed'in sözü, ardından II. Mehmed'in sözü, ardından padişahın atını denize sürmesi, ve nihayetinde de Eyüp Sultan'ın mezarının bulunması vs. Bir tek, Osmanlı ordusu şehri kuşatmışken Bizanslıların “melekler erkek mi dişi mi” diye tartışmaları eksik kalmış o kadar.

Ben, hikayemde Bizans’a ve İmparator Konstantin'e gereken saygıyı göstermiştim ama ne yazık ki Fatih Aksoy aynı şekilde davranmamış ve film biraz Kara Murat vari bir film olmuş ve son olarak aşk öyküsü çok iğreti durmuş, çok suni başlamış ve suni devam etmiş. Diyaloglar nerdeyse Bağdat caddesi gençlerinin ağzıyla yazılmış. Eski Türkçe ya da Osmanlıca neredeyse hiç replik yok. Gemilerin karadan denize indirilmesi bile çok kısa anlatılmış, sonrasında Haliç'e yaptıkları baskın es geçilmiş. Hani bilmeyen biri bu gemiler niye karadan denize indirildi diye sorabilir. Ayrıca 3 tane tarih profesörünün danışmanlığı altında film çekildi denmesine rağmen tarihi bir hata yapılmış. Filmde, fetih sırasında Macar kralı Ladislas'ın bir haçlı ordusu ile Bizans’a yardıma geleceği söylentileri dolaşıyor, halbuki Ladislas Fatih Sultan Mehmed'in babası II. Murat ile yaptığı Varna savaşında ölüyor. Bu da yapılmaması gereken bir hataydı ama maalesef dikkat edilmemiş. Bir ilginç ayrıntı daha Hasan'ın ismi hep Hasan olarak geçiyor. Bir kere bile Ulubatlı lafı söylenmiyor. Bu kadar eleştirinin yanında olumlu yanları da söylemeden geçemeyeceğim, filmin görüntü yönetmeni, sanat yönetmeni, kostümcüsü, dekorcusu, animasyon işleri yapan ekip süper iş çıkarmışlar. Dövüş ve savaş sahneleri gerçekten çok başarılı. Çok emek verilmiş, oyuncular ellerinden gelenin en iyisini yapmışlar. Ortaya da zevkle seyredilen bir film çıkmış

Çok uzun yıllar hayalini kurmuş olsam da sinema sektörü ile alakam olmaması sebebiyle hayata geçiremediğim senaryomu Allahtan zamanında birçok arkadaşıma okutmuşum ve WGA (Writers Guild of America) adlı kurumdan telifini almışım ki şimdi rahat rahat bu satırları yazabiliyorum. Zaten zamanında Doğan Hızlan’a bile göndermiştim. Şimdi senaryo olarak duran hikayeyi edebi hale getirip roman olarak hazırlıyorum. Her şey yolunda giderse umarım yaza doğru kitabevlerinin raflarını süslemeye başlayacak. Basılır da okuma fırsatı bulursanız benim hikayem ile Fatih Aksoy’un filmindeki benzer yerleri anımsamanız için Fatih Aksoy’un benden esinlenmiş olabileceğini düşündüğüm yerleri aşağıda belirtmek istedim

Fatih Aksoy 3 yerde ciddi anlamda benim hikayemden etkilenmiş olabilir, karar sizin
1-  Ulubatlı Hasan ve sevgilisini anlatmış, bir aşk hikayesi eklemeye çalışmış.
2- Ulubatlı Hasan ölürken aynı benim hikayemdeki gibi sevgilisi uzaktan ölüşünü görüyor ve yıkılıyor.

3- Fatih Sultan Mehmet, savaşın ortasında bir ara Ulubatlıyı çadırına çağırıp, "bana kılıç kullanmasını öğretirken kılıcı çok sıkı tutarsan elin acır, gevşek tutarsa elinden kaçırısın, ama orta sertlikte tutarsan en iyi şekilde hamle yaparsın, biz de kılıcımızı en iyi şekilde tutup bizansı alıcaz" gibi çok da anlamlı olmayan bir cümle sarfediyor. Ben hikayemde, Bizans imparatoru Konstantin oğluna kılıç kullanmayı öğretirken " oğlum gitgide kendini geliştiriyorsun, kendine göre güzel bir kılıç yaptır, çünkü kılıç kişiye özeldir, eğer kabzası eline göre fazla kalınsa tutamazsın elinden fırlar, inceyse elini acıtır, kılıç ağırsa kaldıramazsın, hafifse elinden savrulur, kılıcın uzunsa iyi hamle yapamazsın, kısaysa seni korumaz" gibi bir cümle kullanmıştım, oldukça değiştirerek filmde kullanmış.

Bütün bunlara rağmen film görsel olarak bir şölen olmuş, Fatih Aksoy çok uğraşmış, çok para harcamış ve Hollywood ayarında bir film yapmış. Ben hikaye olarak çok daha iyisinin yapılbileceğine emin olsam da teknik olarak gayet güzel bir film yapılmış ve Fatih Aksoy’u bu satırlarla gıyabında tebrik etmek isterim. Üç beş yerde benden esinlenmiş olma ihtimali ve belki de projeye esin kaynağı olmam da beni ayrıca sevindirdi. Hem Türk sinemasının geleceği açısından hem de tarihimizin en önemli zaferlerinden birini iyiniyetli bir şekilde ve çok güzel bir teknik ile anlattığı için önemli olduğundan muhakkak görülmesi gereken bir film olmuş. İyi seyirler.


Tolga AYKUT

20 Ocak 2012 Cuma

….and Justice for All

Valla son yaşanan olaylar hakkında yazmayayım yazmayayım diye kendimle çok mücadele ettim ama artık sabrım öyle bir taştı, insanlar sosyal medyalarda, gazete ve televizyonlarda öyle bir garipleştiler ki, kendimi tutamadım. Aslında çok sevdiğim bir arkadaşımın benimle aynı düşünceyi paylaşıyor olması da bu yazıyı yazmamda itici bir güç oldu. Bir ayar çekme düşüncesi içerisinde, bu blogu okumaya değer bulanlar arasından, farkında olmayanların farkına varması, farkında olanların ise destek alması amacıyla, tabi biraz da kendim de deşarj olmak için bu satırları kaleme aldım.

Son günlerde yine sıkça bir şekilde, hem ölüm yıldönümünün gelmesi, hem de katillerinin mahkemesinin olması sebebiyle her yerde Hrant Dink’i okumaya başladık.  Ölümünün 5. yılı dolayısıyla anma törenleri ve yürüyüşler düzenlendi, herkes yine hep bir ağızdan “hepimiz ermeniyiz”, “mahkemeler hala suçluları cezalandırmadı”, “nerde bu adalet?”  vs. gibi sloganlar atmaya başladı. Politik sebeplerle oluşturulmuş, sözde Türk – ermeni anlaşmazlığına, elinden geldiğince yapıcı çözümler üretmeye çalışmış bir gazetecinin suikaste kurban gitmiş olması sonucu, insanların yürüyüşler yapmaları, onu anmaları ve onun için adalet istemelerinde hiçbir gariplik yok. Hatta ben de bu konuda bir an evvel adaletin tecelli etmesini ve katillerin cezalarını çekmelerini gönülden isteyen kişilerin başında geliyorum.  Yani buraya kadarki hiçbir şeye, herhangi bir itirazım yok.
Benim itirazım başka bir konuda. Bütün bu toplumsal dayanışmaların yanında, beni son derece rahatsız eden bambaşka bir konu var; o da bizim bu yaşanan bu olaylarda kraldan çok kralcı olarak gaza gelmemiz ve kuklavari bir tavır takınıyor olmamız. Şimdi sorarım size;  siz, bu anma törenlerine katılanlar, adalet istiyoruz diye çığıranlar, yürüyüşler de Hrant Dink maskesi takarak yürüyenler, Hrant Dink’in katilleri neden hala cezalarını çekmiyor, neden mahkeme hala sonuçlanmıyor diye bağıranlar; aynı isyankar tutumu Abdi İpekçi için, Çetin Emeç için, Uğur Mumcu için, Bahriye Üçok için, Ahmet Taner Kışlalı için, ya da binlerce kişiye ekmek kapısı olmuş, Türk – Musevi ilişkileri için çok önemli girişimlerde bulunmuş Üzeyir Garih için gösterdiniz mi? Bu kişilerin ölüm yıldönümlerinde anma törenlerine katıldınız mı? Onların maskelerini takıp, hepimiz Uğur’uz, hepimiz Üzeyir’iz dediniz mi? Abdi İpekçi ve Üzeyir Garih cinayetlerinin azmettiricilerinin ve diğer suikaste uğrayan değerli insanların katillerinin bulunması için yürüyüşler yaptınız mı? Onlar için adalet aradınız mı? Faillerinin bulunamamasına isyan ettiniz mi?

Ben yukarda ismi geçen bütün değerli insanların, suikaste uğradıkları zamanları daha dün gibi hatırlıyorum. Bu değerli insanlara, Hrant Dink’e gösterilen ilgi ve alakanın onda biri gösterilmedi. Onların failleri için adalet istenmedi. Ölüm yıldönümlerinde yürüyüşler yapılmadı. Bunlar daha mı değersiz insanlardı? Yoksa biz mi kurmalı bebek gibi yine düşünmeden rolümüzü oynuyoruz? Ortada bir ikiyüzlülük mü var? Anlamsız bir gaza gelme mi? Yoksa değerleri bilmeme, onlara sahip çıkmama mı var?
Franz Kafka’nın bundan 100 sene önce kaleme aldığı “Dava” adlı romanında, Joseph K’nın başına gelen olayların benzerlerinin, ta 21.yy da “yok biz o romanın daha iyisini yazarız” dercesine yaşandığı bir ülkenin vatandaşı olarak Hrant Dink için istenen ayrıcalık niye? Ermeni vatandaşlarımızı gerçekten çok takdir ediyorum, kendileri için son derece önemli olan bir kişi için sonuna kadar mücadele ediyorlar, peki biz niye diğerleri için hiç mücadele etmedik? O kadar değerli değiller miydi? Özür dilerim ama bizim yatacak yerimiz yok. Çağdaş medeniyet seviyesine erişmiş bir ülkenin vatandaşları, ya herkes için adalet istemeli, ya da herkes için aynı sessizlikte kalmalı ve konuyu gereken makamlara bırakmalıdırlar.

Cumhuriyetin kurulduğu tarihi bir kerede söyleyemeyen, mili marşımızı kimin yazdığı, ya da Kıbrıs’ın nerede olduğu gibi IQ bile gerektirmeyen sorulara cevap veremeyen insanlarımızın Hrant Dink’i de yaşarken tanıdıklarını ve bildiklerini düşünmüyorum.  Hrant Dink’i öldükten sonra tanıyan insanların da şimdi onun için isyanlarda bulunuyor olmaları bana çok komik geliyor kusura bakmayın. Yattığı yerden “ vay be kardeşim ben neymişim” diyerek eminim o da gülüyordur bu maskaralığa. Anma törenlerinde yürüyen insanların yarısı vaktiyle Agos gazetesi alıyor olsaydı, gazete heralde tiraj patlaması yaşar, en çok okunan gazeteler arasında ilk üçe girerdi.
Bütün bu yazdıklarımdan Hrant Dink’e ve onun için yapılanlara karşı olduğum gibi zeka özürlü bir yorum çıkarmayın lütfen, ben herkes için adalet olmalı ve herkes için adalet istenmeli diye düşünüyorum sadece. Çünkü siz böyle kişilere özel adaletler istediğiniz sürece çıkan sonuçlardan maalesef hiçbir zaman tatmin olamayacaksınız, ya da tatmin olduğunuzu zannedeceksiniz. Çünkü toplumun her kesimi için uygulanan yasalara adalet, bazı kesimleri için uygulananlara ise iltimas denir. Bu iltiması önce halk yapmaya başlarsa, sonrasında mahkemeler yaptığında söyleyecek sözünüz olmaz.  Kaval çalan çobanın peşinden güle oynaya mezbahaya giden koyun sürüleri olmaktan bir an evvel vazgeçmeli, okuyan, öğrenen, irdeleyen, analitik düşünen bireyler olmaya adımlar atmalıyız. Yoksa daha çoook adalet tecelli olsun diye bekleriz, ya da bir gün komşunun evi soyuluyor yetişin diye bağırırken hırsızlar altımızdaki donu alırlar da haberimiz olmaz.


Tolga AYKUT

13 Ocak 2012 Cuma

Canlı Yayın

Dün akşam Kadıköy Halk Eğitim Merkezinde çok sevgili arkadaşım Yeliz Şar’ın oynadığı Canlı Yayın adlı oyun vardı. Yönetmenliğini Bora Severcan’ın yaptığı, Ayşen Gruda, Volkan Severcan, Melda Gür, Sefa Zengin ve Yeliz Şar’ın oynadığı oyun, hem çok keyifli, hem çok akıcı hem de çok düşündürücüydü. Volkan Severcan, performansıyla yıldızlaştı ve rolüyle de, çok uzun zamandır beni de rahatsız eden medyanın rayting kaygısı üzerine anlamlı mesajlar verdi. 

Medyanın mı toplumu, üretmeden tüketmeye, suça, şiddete, magazine, sığ ve bilinçsiz olmaya ittiğini yoksa toplumun zaten sığ, bilinçsiz, üretmeden tüketmeye hevesli, suça ve şiddete meyilli olması sebebiyle mi medyanın bu konuları işlediğini anlatmaya çalışan oyun; zaman zaman bana tüm zamanların en meşhur paradoksu olan tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurtamı tavuktan ikilemini hatırlattı. Bu paradoksta her iki önerme de doğru olduğu için, bence medya da toplum da birbirinden besleniyor diyebiliriz. Toplum bunu istediği için medya üretiyor ve medya ürettiği için de toplum izliyor; çünkü toplumun, zor hayat şartları sebebiyle deşarja, dertlerini unutmaya ya da elde edemediği hayatları izleyerek role playing yapmaya, medyanın ise raytinge ve onunla beraber gelen paraya ihtiyacı var.
Bu durum özellikle özel televizyon kanalları çıktıktan sonra ivmelenerek arttı. Devlet kanalları toplumu daha bilinçli ve daha eğitimli yapmak adına bir süre uğraştıysalar da, onlar da rayting denen canavarın dişlerinin arasında öğütüldüler ve gittiler. Yine de zaman zaman özel kanalların bıraktığı boşluğu ellerinden geldiğince doldurmaya çalışıyorlar, en azından prime time olmayan zaman dilimlerinde.

Hiç kimseye faydası olmamış, bugüne kadar kimseyi sürekli meşhur edememiş, sadece yapımcısını ve jürisini zengin etmiş, 75 milyondan çıka çıka yetenekli bu mu çıktı dedirten yetenek yarışmaları, yabancı dizilerden diyaloglarına kadar birebir taklit edilmiş kalitesiz ve 3 saat gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir yayın süresi olan yerli diziler, devamlı işlenen töre cinayetleri, tecavüzler, yasak aşklar; maalesef toplumu, daha çok bönleştirip, düşünmeyen, irdelemeyen ve boşveren bir sürü haline getirirken, bir yandan da raytingleri patlatıyor ve ticari kaygı içerisindeki özel televizyon kanalları, absürd harcamalarını finanse etmek için bu kötü gidişatı körüklüyorlar.  
Yazılı basın ise daha da kötü, haber dediğimiz şey sadece kötü haberden ibaret artık. Gazetelerin sayfalarından, tek tek iyi ve kötü haberleri saydığınızda inanılmaz bir kötü haber fazlalığı karşımıza çıkıyor. Peki, hiç iyi şeyler olmuyor mu? Tabi ki oluyor ama iyi haberlere gösterdiğimiz ilgi kötülere gösterdiğimizin çok altında. İyi haberler küçücük minicik puntolarla kenara kıyıya sıkışırken magazin ya da ölüm haberleri koca koca puntolarla ve büyük resimlerle manşet oluyor.
Bugün elinize Avrupa’dan ya da ABD’den bir gazete aldığınız zaman ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız, ama bir avuç insanın bir şeyleri anlaması bir değişime sebep olur mu onu bilemem. Siz yine de yukarda iki satırda yapmaya çalıştığım eleştiriyi, sevgili arkadaşım Yeliz Şar, Melda Gür, Sefa Zengin, Ayşen Gruda ve Volkan Severcan’ın muhteşem oyunlarıyla çok daha doyurucu ve eğlenceli bir şekilde seyretmek için Canlı Yayın adlı oyuna gidin. Sonuçta çok da kötümser olmayalım, arada gerçekten çok güzel şeyler de çıkarmıyor değiliz, örneğin Muhteşem Yüzyıl gibi.


Tolga AYKUT

9 Ocak 2012 Pazartesi

Çoktan seçmeli hayatlar.

Geçenlerde uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarımdan biriyle buluştum. Laf lafı açtı, konu tabi ki döndü dolaştı ve ilişkilere geldi. Arkadaşım; “Valla ciddi biri yok, bir sürü aday çıkıyor karşıma, 1-2 buluşuyoruz, görüşüyoruz, hatta belki çıkıyoruz, ama en ufak bir kaprisinde, ya da yanlışında hemen soğuyorum, uzaklaşıyorum, ne yapayım, dışarda daha bin tane insan var, onunla mı uğraşacağım.” dedi. Bu söz beni çok düşündürdü ve aslında çok uzun zamandır kadın – erkek arasında neden eskisi kadar güvene dayalı, uzun süren ve her iki tarafı da mutlu eden ilişkiler yaşanmadığını da çok güzel ifade etmiş oldu.

Aksiyon filmlerinde çok sık rastladığımız bir söz vardır; filmin süper zeka bilim adamı bir icat geliştirmiştir ve bu icadın peşine düşen bir çok kötü adam vardır. Filmin esas karakterlerinden biri de icadın kötü kişilerin eline geçmemesi için mücadele verirken bir yandan yanında kendisine yardımcı olan kişi ya da kişilere şu cümleyi kurar; “Bu icat, yanlış ellerde korkunç bir silaha dönüşebilir. Bunun kötü adamların eline geçmesine izin vermemeliyiz”. Birçok aksiyon filminde rahatlıkla rastlayacağımız bu klişe söz, günümüzün en büyük icatlarından biri olan internet için de çok rahat kullanılabilir. Evet, internet hayatımıza inanılmaz kolaylıklar getiren ve bize dünyanın herhangi bir yerindeki bilgiyi ulaştıran çağımızın en büyük icatlarından biri, ama biz onu ne için kullanıyoruz?
Günümüzde internet, maalesef bilgi edinmekten çok, müzik ya da film indirmek veya sosyalleşmek için kullanılıyor. Bu da ne yazık ki, beraberinde bazı kötü sonuçlar getiriyor. Ben şimdi burada oturup internetin nasıl bize yararından çok zararının dokunduğundan bahsetmeyeceğim, o belki başka bir yazının konusu olabilir, ben sadece sosyal hayatımıza yapmış olduğu etkilerden kısaca bahsedeceğim. İnternet ve beraberinde gelen sosyal ağ siteleri, bugüne kadar dünya üzerinde yaşamış insanların hiçbir tanesine nasip olmamış bir şekilde günümüz insanlarını birbirine bağladı. 21. Yüzyıla kadar insanlar çok daha küçük topluluklarda yaşayıp, çok daha az sayıda üyesi olan sosyal çevrelerde bulunurken, internetin icadı ve sosyal ağların internet kullanıcıları tarafından kullanılmaya başlanmasıyla, insanların sosyal çevreleri inanılmaz boyutlara ulaştı. Bırakın kendi semtimizden ya da şehrimizden biriyle tanışmayı, başka bir şehirden ya da ülkeden bile arkadaş edinebiliyoruz artık. Günümüzde antisosyal kelimesi, herhangi bir birey için kullanılacak bir sıfat olmaktan çıktı, çünkü en antisosyal denebilecek bir kişinin bile facebook,  twitter veya benzeri sosyal ağ sitelerinde onlarca hatta yüzlerce arkadaşı var.

Bu kadar çok kişiye ulaşmak neden kötü diyebilirsiniz? Aslında tabi ki kötü değil, ama dedik ya bu icat, yanlış insanların elinde korkunç bir silaha dönüşebilir ve işin gerçeği bu yanlış insanlar, hepimiziz ve bu silahla direk kendimizi vuruyoruz. Bizler bu sayede, hiç farkında olmadan hayatlarımıza sonsuz olasılıklar getirdik. Bu sonsuz olasılıklar sayesinde de, tahammüllerimiz azaldı, suistimal ettik, suistimal edildik, üzdük, üzüldük, yıprattık ve yıprandık. Tıpkı, yazıya başlarken bahsettiğim arkadaşım gibi olduk. “Dışarda bin tane insan var kardeşim neden bunu çekeyim ki?” neredeyse hepimizin mottosu oldu. Eskiden çok daha zor kurulan arkadaşlıklar şimdi tek bir tıklamayla ve "friend request send" ibaresi ile kurulabiliyor. Ekranın diğer tarafında oturan hiç tanımadığımız, hiç görmediğimiz kişiyle arkadaş olabiliyor, ona içimizi dökebiliyor veya ona aşık olabiliyoruz. İnternetten tanışıp evlenen insanların ya da internetten evlilik vaadiyle dolandırılan insanların çağındayız.
Her gün birçok insan ile tanışabilmek, biri olmazsa diğeri diyebilmek, karşında sonsuz seçeneklerin duruyor olması, umutlarımızın da hep taze kalmasına sebep oluyor. Neticesinde, bu da o kişi değilmiş o zaman bir sonraki "add as friend" de ya da "confirm friend" de bulacağım belki de doğru insanı diyoruz ve belki de karşımıza çıkan doğru insana gereken şansı vermeden onu tozlu sayfalara terkediyoruz. Fedakarlık yapılmadan ya da emek verilmeden hangi ilişki devam edebilmiş ki? Bir tıklamayla başlayan arkadaşlıklar, doğal olarak bir tıklamayla da bitiyor.

Peki, arkadaşımın söylediği, “en ufak bir yanlışında bitiriyorum”, dediği acaba kendisine hiç olmamış mıdır ? Sonsuz seçenekler sadece bizim için mi vardır? Karşımızdaki kişi de aynı sonsuz seçeneklere sahip değil midir? Onun facebook profilinde “add as friend” ya da “confirm friend” bölümleri çalışmıyor mudur? Tabi ki çalışıyor ve çok sıklıkla başkasına yaptığımız muamele aslında defalarca bize de yapılıyor. Peki, bunun sonu nereye varacak? Hiç kimseye güvenmeyen, sürekli diken üstünde veya umursamazca yaşanan ve en ufak bir hatada ipi çekilen ilişkiler, işleri nereye vardıracak?  Bir şekilde çoktan seçmeli ilişkilerden kurtulabilmiş ve işi evlilik mertebesine ulaştırabilmiş çiftlerin bile birçoğu, iş hayatında kadınların da söz sahibi olmaları ve ekonomik özgürlüklerini ellerine almalarıyla zaten boşanıyorken, hiç evlenemeyenler ya da boşananlar ne yapacaklar? Doğru insanı bulmak için birileri için de doğru insan olabilmeyi ne zaman öğreneceğiz?
Bir gerçek var ki kimse yoğurdum ekşi demez, hatta herkes aklını pazara çıkarmış, gitmiş yine kendi aklını almış diye atasözümüz bile var. Aziz Nesin, bu ülkenin % 70 i gerizekalıdır derken “aa ama adam doğru söylüyor” diyenlerin hiçbiri kendisini o % 70 in içinde görmez. Yani biz hep haklıyızdır, hata da hep karşı taraftadır. Peki, herkesin aynı anda haklı olması mümkün müdür? Pek tabi ki değildir. O zaman biz kendi hatalarımıza bakmayıp karşı tarafı direk silerken ve kendimizin hep doğru insan olduğumuza inanırken kendimize karşı ne kadar samimiyiz? Ya da madem o kadar doğru insanız o zaman yaşanan bu durum nedir?
İşin gerçeği, herkesin hatırlayacağı, “Yok aslında birbirimizden bir farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız” reklamından farklı değildir. Hiç kimsenin kimseden fazla da bir farkı yoktur. Günümüz insanının ilişkilerini iyi yönetememesinin sebebi, karşısındakinin ona uymamasından değil, onun hep daha iyisini arıyor olmasındandır. Hep daha iyisi vardır, ruh ikizim gelecektir derken, kendisi gibi düşünen ve kendisi gibi davranan karşısındaki adayın içini iyi göremez. Umursamazca hayata geçirilen her vazgeçiş, etrafımıza ördüğümüz duvarları kalınlaştırır. Halbuki, biz o duvarlarla kendimizi dışardan koruduğumuzu zannederken aslında kendimizi de içeri hapsediyoruzdur. Her kalınlaşan duvar dışarıyı iyi görmemizi biraz daha engelliyor ve biz doğru insanı bulsak bile tanıyamayacak hale geliyoruz. Hatta durum öyle bir hal aldı ki, hasbelkader ilişkileri olanlar, bir süre sonra elektriklerini kaybediyorlar, ilişkiyi daha başlatamayanlarsa da kaçıp kovalamacaya dönüşen anlamsızlığı aşk zannediyorlar. İlişkiler bu hale gelince de, insan hayatındaki vites atma yaşları da ileriye doğru kaydı. Eskiden otuz yaşını aşmış ve hiç evlenmemiş insanlar parmakla gösterilirken, şimdi nerdeyse evlenebilenler ya da daha doğrusu evliliğini mutlu sürdürebilenler parmakla gösteriliyorlar. Kırk yaşına merdiven dayamış birçok insan, aile kurma gibi bir hayale artık sahip değil. Bizler şu an yaşlanmış ebeveynlerimizin yanındayız ve hayatlarının son dönemlerinde onlara destek oluyoruz, peki bu kafayla gidersek hayatımızın son döneminde bize kim destek olacak?

Sonsuz olasılıklara sahip olmak, benliğinde ego taşıyan ve bu sebeple de doyumsuz olan insanoğlu için maalesef çok büyük bir talihsizlik. Tüketim çağında olmamız ve medya tarafından sürekli tüketimin pompalanıyor olması sebebiyle, sadece mal ve hizmetleri tüketmiyor, etrafımızdaki insanları da tüketiyoruz. Sürekli bir arkadaş ve ilişki erezyonuna uğruyoruz. Bunun ne kadar çabuk farkına varır ve kendimizi bundan kurtarırsak, icadı o kadar doğru şeyler için kullanmış oluruz. Ne de olsa dedikleri gibi, hayat kırkından sonra değil, farkından sonra başlar ve önemli olan özlü sözleri beğenip paylaşmak değil, onları hayata geçirmektir.

Tolga AYKUT

23 Aralık 2011 Cuma

Bazen bir yıldız kayar,..... tek dileğiniz “huzur içinde yatsın” olur.

Ben küçücükken, annemler yılda birkaç kez avrupaya giderlerdi. O zamanlar ben daha ilkokula bile başlamadığımdan, annem yanlarında beni de götürmeyi pek tercih etmezdi. Hiç de haksız sayılmazdı aslında; hem ben gittiğimden çok bir şey anlamayacaktım, hem de onlara boşuna ayak bağı olacaktım. Onun yerine bana, biraz beni de kırmamak için, biz babanla 10 gün avrupaya gidiyoruz, istersen seni de götürürüz, ama yok gelmem dersen o zaman onun yerine sana bir çok oyuncak getiririz diyerek, sözde seçimi bana bırakırdı. Ben de avrupadan gelecek birbirinden ilginç arabalar, legolar, ve daha bir sürü başka oyuncağın heyecanıyla ve kararı kendimin vermesinin getirdiği güvenle, tamam o zaman beni anneanneme bırakın der, sonra da bana getirecekleri oyuncakları bir çırpıda sıralardım. Her iki taraf da pazarlıktan memnun olur, annem beni ekmiş olmanın getirdiği huzurla tatiline gider, ben ise 10 gün sonra kavuşacağım oyuncakların heyecanıyla anneannemin evinin yolunu tutardım.

Annemle babam avrupadayken, ben anneannemin Çankayadaki evinin kocaman salonunda top oynar, arada geldiğim misafirlik ziyaretlerine kıyasla daha uzun kaldığım için de, ilk kez geldiği evi keşfetmeye çalışan bir kedi gibi, evin her bir köşesini karıştırır, anneannemin uzun zamandır arayıp da bulamadığı ne varsa ortaya çıkarırdım. Oğlum sucuk gibi oldun, gel sırtına şu bezi koyayım demesine aldırmadan akşama kadar ordan oraya koşturur, akşam üstü olduğunda ise beraber, harika bir Ankara manzarasına sahip kocaman balkonunda çiçekleri sular, sonra da akşam yemeği için sofrayı kurmasına yardımcı olurdum. Ben çok severim diye menü hep köfte makarna ve yoğurt olurdu. Anneminkinden farklı olarak anneannem, içine biraz da maydonoz koyduğu köfteleri kızartır, masadan ketçabı hiç eksik etmez ve harika hoşaflar yapardı. Onun sayesinde ben annemlerin 10 günlük seyahatinin nasıl geçtiğini anlamam, hatta o 10 gün de bana, kendi evimden uzak olduğum için tatil gibi gelirdi.

Sonra benim için okul dönemi başladı ve babamın da emekli olması ile annemlerin avrupa tatilleri gitgide azaldı. Sonrasında biz ailecek İstanbul'a taşındık ve anneanne evindeki tatillerim bir süreliğine sona erdi. Yıllar sonra lise döneminde, anneanne tatilleri yine başladı. Şubat tatillerinde 1-2 arkadaşımı da yanıma alıp Ankara'nın yolunu tutmaya başladım. Anneannem ayrı şehirlerde oturduğumuz ve daha az görüşebildiğimiz için, yaşı çok daha ilerlemesine rağmen aynı keyif ve mutlulukla ağırlardı bizi. Lise bittikten sonra üniversite ve iş hayatı yine bizleri ayırdı. Büyümenin ve özgürleşmenin getirdiği gençlik heyecanıyla yolumuz daha az düşer olmuştu Ankara'ya artık, ta ki askerlik zamanı gelene kadar. Askerlik için kurada Ankara çıkınca, anneanne tatilleri tekrar başlayacak diye çok sevinmiştim. Kısa dönem yaptığım askerliğimde, hafta sonları çarşı iznine çıktığımda soluğu anneannemin evinde alır, onun hazırladığı prenslere layık kahvaltıyı yapar, sonra da uzun uzun sohbet ederdik.

Benim anneannem hep yaşlıydı, ben çocukken annemlerin tatilleri sırasında bana bakarken de yaşlıydı, lise yıllarında arkadaşlarımla kendisini ziyaret ettiğim zaman da yaşlıydı, üniversite bitip, iş hayatında bir beş sene geçirdikten sonra askerliğimi yaptığım zamanda yaşlıydı. Kendimi bildim bileli yaşlıydı anlayacağınız. Hep yaşlıydı ama son zamanlarda iyice yatağa mahkum olmuştu. Uzun süredir tedavi görüyordu ama artık yorulmuştu. Geçtiğimiz salı bir anda 92 yaşında bize veda etti. Otuzsekiz senedir özlediği kocasının yanına defnettik kapalı ve iç karartıcı bir Ankara gününde. Ben inanamadım, hala da inanamıyorum. Hayatım boyunca hep yaşlı olduğu için, belki de bana ölümsüz gibi gelmişti. Hep vardı, hep ordaydı, hep de olacaktı. Bana maydonozlu köfteler kızartan, birbirinden güzel hoşaflar yapan, nerden buldun oğlum onu ben de kaç gündür onu arıyordum diyen, prenslere layık kahvaltılar hazırlayan anneannem artık yok. Her ölüm erken ölümdür. Gökten bir yıldız kaydı ve benim tek dileğim, nurlar içinde yat ve mekanın cennet olsun anneannecim.

Tolga AYKUT