20 Ocak 2012 Cuma

….and Justice for All

Valla son yaşanan olaylar hakkında yazmayayım yazmayayım diye kendimle çok mücadele ettim ama artık sabrım öyle bir taştı, insanlar sosyal medyalarda, gazete ve televizyonlarda öyle bir garipleştiler ki, kendimi tutamadım. Aslında çok sevdiğim bir arkadaşımın benimle aynı düşünceyi paylaşıyor olması da bu yazıyı yazmamda itici bir güç oldu. Bir ayar çekme düşüncesi içerisinde, bu blogu okumaya değer bulanlar arasından, farkında olmayanların farkına varması, farkında olanların ise destek alması amacıyla, tabi biraz da kendim de deşarj olmak için bu satırları kaleme aldım.

Son günlerde yine sıkça bir şekilde, hem ölüm yıldönümünün gelmesi, hem de katillerinin mahkemesinin olması sebebiyle her yerde Hrant Dink’i okumaya başladık.  Ölümünün 5. yılı dolayısıyla anma törenleri ve yürüyüşler düzenlendi, herkes yine hep bir ağızdan “hepimiz ermeniyiz”, “mahkemeler hala suçluları cezalandırmadı”, “nerde bu adalet?”  vs. gibi sloganlar atmaya başladı. Politik sebeplerle oluşturulmuş, sözde Türk – ermeni anlaşmazlığına, elinden geldiğince yapıcı çözümler üretmeye çalışmış bir gazetecinin suikaste kurban gitmiş olması sonucu, insanların yürüyüşler yapmaları, onu anmaları ve onun için adalet istemelerinde hiçbir gariplik yok. Hatta ben de bu konuda bir an evvel adaletin tecelli etmesini ve katillerin cezalarını çekmelerini gönülden isteyen kişilerin başında geliyorum.  Yani buraya kadarki hiçbir şeye, herhangi bir itirazım yok.
Benim itirazım başka bir konuda. Bütün bu toplumsal dayanışmaların yanında, beni son derece rahatsız eden bambaşka bir konu var; o da bizim bu yaşanan bu olaylarda kraldan çok kralcı olarak gaza gelmemiz ve kuklavari bir tavır takınıyor olmamız. Şimdi sorarım size;  siz, bu anma törenlerine katılanlar, adalet istiyoruz diye çığıranlar, yürüyüşler de Hrant Dink maskesi takarak yürüyenler, Hrant Dink’in katilleri neden hala cezalarını çekmiyor, neden mahkeme hala sonuçlanmıyor diye bağıranlar; aynı isyankar tutumu Abdi İpekçi için, Çetin Emeç için, Uğur Mumcu için, Bahriye Üçok için, Ahmet Taner Kışlalı için, ya da binlerce kişiye ekmek kapısı olmuş, Türk – Musevi ilişkileri için çok önemli girişimlerde bulunmuş Üzeyir Garih için gösterdiniz mi? Bu kişilerin ölüm yıldönümlerinde anma törenlerine katıldınız mı? Onların maskelerini takıp, hepimiz Uğur’uz, hepimiz Üzeyir’iz dediniz mi? Abdi İpekçi ve Üzeyir Garih cinayetlerinin azmettiricilerinin ve diğer suikaste uğrayan değerli insanların katillerinin bulunması için yürüyüşler yaptınız mı? Onlar için adalet aradınız mı? Faillerinin bulunamamasına isyan ettiniz mi?

Ben yukarda ismi geçen bütün değerli insanların, suikaste uğradıkları zamanları daha dün gibi hatırlıyorum. Bu değerli insanlara, Hrant Dink’e gösterilen ilgi ve alakanın onda biri gösterilmedi. Onların failleri için adalet istenmedi. Ölüm yıldönümlerinde yürüyüşler yapılmadı. Bunlar daha mı değersiz insanlardı? Yoksa biz mi kurmalı bebek gibi yine düşünmeden rolümüzü oynuyoruz? Ortada bir ikiyüzlülük mü var? Anlamsız bir gaza gelme mi? Yoksa değerleri bilmeme, onlara sahip çıkmama mı var?
Franz Kafka’nın bundan 100 sene önce kaleme aldığı “Dava” adlı romanında, Joseph K’nın başına gelen olayların benzerlerinin, ta 21.yy da “yok biz o romanın daha iyisini yazarız” dercesine yaşandığı bir ülkenin vatandaşı olarak Hrant Dink için istenen ayrıcalık niye? Ermeni vatandaşlarımızı gerçekten çok takdir ediyorum, kendileri için son derece önemli olan bir kişi için sonuna kadar mücadele ediyorlar, peki biz niye diğerleri için hiç mücadele etmedik? O kadar değerli değiller miydi? Özür dilerim ama bizim yatacak yerimiz yok. Çağdaş medeniyet seviyesine erişmiş bir ülkenin vatandaşları, ya herkes için adalet istemeli, ya da herkes için aynı sessizlikte kalmalı ve konuyu gereken makamlara bırakmalıdırlar.

Cumhuriyetin kurulduğu tarihi bir kerede söyleyemeyen, mili marşımızı kimin yazdığı, ya da Kıbrıs’ın nerede olduğu gibi IQ bile gerektirmeyen sorulara cevap veremeyen insanlarımızın Hrant Dink’i de yaşarken tanıdıklarını ve bildiklerini düşünmüyorum.  Hrant Dink’i öldükten sonra tanıyan insanların da şimdi onun için isyanlarda bulunuyor olmaları bana çok komik geliyor kusura bakmayın. Yattığı yerden “ vay be kardeşim ben neymişim” diyerek eminim o da gülüyordur bu maskaralığa. Anma törenlerinde yürüyen insanların yarısı vaktiyle Agos gazetesi alıyor olsaydı, gazete heralde tiraj patlaması yaşar, en çok okunan gazeteler arasında ilk üçe girerdi.
Bütün bu yazdıklarımdan Hrant Dink’e ve onun için yapılanlara karşı olduğum gibi zeka özürlü bir yorum çıkarmayın lütfen, ben herkes için adalet olmalı ve herkes için adalet istenmeli diye düşünüyorum sadece. Çünkü siz böyle kişilere özel adaletler istediğiniz sürece çıkan sonuçlardan maalesef hiçbir zaman tatmin olamayacaksınız, ya da tatmin olduğunuzu zannedeceksiniz. Çünkü toplumun her kesimi için uygulanan yasalara adalet, bazı kesimleri için uygulananlara ise iltimas denir. Bu iltiması önce halk yapmaya başlarsa, sonrasında mahkemeler yaptığında söyleyecek sözünüz olmaz.  Kaval çalan çobanın peşinden güle oynaya mezbahaya giden koyun sürüleri olmaktan bir an evvel vazgeçmeli, okuyan, öğrenen, irdeleyen, analitik düşünen bireyler olmaya adımlar atmalıyız. Yoksa daha çoook adalet tecelli olsun diye bekleriz, ya da bir gün komşunun evi soyuluyor yetişin diye bağırırken hırsızlar altımızdaki donu alırlar da haberimiz olmaz.


Tolga AYKUT

13 Ocak 2012 Cuma

Canlı Yayın

Dün akşam Kadıköy Halk Eğitim Merkezinde çok sevgili arkadaşım Yeliz Şar’ın oynadığı Canlı Yayın adlı oyun vardı. Yönetmenliğini Bora Severcan’ın yaptığı, Ayşen Gruda, Volkan Severcan, Melda Gür, Sefa Zengin ve Yeliz Şar’ın oynadığı oyun, hem çok keyifli, hem çok akıcı hem de çok düşündürücüydü. Volkan Severcan, performansıyla yıldızlaştı ve rolüyle de, çok uzun zamandır beni de rahatsız eden medyanın rayting kaygısı üzerine anlamlı mesajlar verdi. 

Medyanın mı toplumu, üretmeden tüketmeye, suça, şiddete, magazine, sığ ve bilinçsiz olmaya ittiğini yoksa toplumun zaten sığ, bilinçsiz, üretmeden tüketmeye hevesli, suça ve şiddete meyilli olması sebebiyle mi medyanın bu konuları işlediğini anlatmaya çalışan oyun; zaman zaman bana tüm zamanların en meşhur paradoksu olan tavuk mu yumurtadan, yoksa yumurtamı tavuktan ikilemini hatırlattı. Bu paradoksta her iki önerme de doğru olduğu için, bence medya da toplum da birbirinden besleniyor diyebiliriz. Toplum bunu istediği için medya üretiyor ve medya ürettiği için de toplum izliyor; çünkü toplumun, zor hayat şartları sebebiyle deşarja, dertlerini unutmaya ya da elde edemediği hayatları izleyerek role playing yapmaya, medyanın ise raytinge ve onunla beraber gelen paraya ihtiyacı var.
Bu durum özellikle özel televizyon kanalları çıktıktan sonra ivmelenerek arttı. Devlet kanalları toplumu daha bilinçli ve daha eğitimli yapmak adına bir süre uğraştıysalar da, onlar da rayting denen canavarın dişlerinin arasında öğütüldüler ve gittiler. Yine de zaman zaman özel kanalların bıraktığı boşluğu ellerinden geldiğince doldurmaya çalışıyorlar, en azından prime time olmayan zaman dilimlerinde.

Hiç kimseye faydası olmamış, bugüne kadar kimseyi sürekli meşhur edememiş, sadece yapımcısını ve jürisini zengin etmiş, 75 milyondan çıka çıka yetenekli bu mu çıktı dedirten yetenek yarışmaları, yabancı dizilerden diyaloglarına kadar birebir taklit edilmiş kalitesiz ve 3 saat gibi dünyanın hiçbir yerinde görülmemiş bir yayın süresi olan yerli diziler, devamlı işlenen töre cinayetleri, tecavüzler, yasak aşklar; maalesef toplumu, daha çok bönleştirip, düşünmeyen, irdelemeyen ve boşveren bir sürü haline getirirken, bir yandan da raytingleri patlatıyor ve ticari kaygı içerisindeki özel televizyon kanalları, absürd harcamalarını finanse etmek için bu kötü gidişatı körüklüyorlar.  
Yazılı basın ise daha da kötü, haber dediğimiz şey sadece kötü haberden ibaret artık. Gazetelerin sayfalarından, tek tek iyi ve kötü haberleri saydığınızda inanılmaz bir kötü haber fazlalığı karşımıza çıkıyor. Peki, hiç iyi şeyler olmuyor mu? Tabi ki oluyor ama iyi haberlere gösterdiğimiz ilgi kötülere gösterdiğimizin çok altında. İyi haberler küçücük minicik puntolarla kenara kıyıya sıkışırken magazin ya da ölüm haberleri koca koca puntolarla ve büyük resimlerle manşet oluyor.
Bugün elinize Avrupa’dan ya da ABD’den bir gazete aldığınız zaman ne demek istediğimi çok daha iyi anlayacaksınız, ama bir avuç insanın bir şeyleri anlaması bir değişime sebep olur mu onu bilemem. Siz yine de yukarda iki satırda yapmaya çalıştığım eleştiriyi, sevgili arkadaşım Yeliz Şar, Melda Gür, Sefa Zengin, Ayşen Gruda ve Volkan Severcan’ın muhteşem oyunlarıyla çok daha doyurucu ve eğlenceli bir şekilde seyretmek için Canlı Yayın adlı oyuna gidin. Sonuçta çok da kötümser olmayalım, arada gerçekten çok güzel şeyler de çıkarmıyor değiliz, örneğin Muhteşem Yüzyıl gibi.


Tolga AYKUT

9 Ocak 2012 Pazartesi

Çoktan seçmeli hayatlar.

Geçenlerde uzun zamandır görüşmediğim arkadaşlarımdan biriyle buluştum. Laf lafı açtı, konu tabi ki döndü dolaştı ve ilişkilere geldi. Arkadaşım; “Valla ciddi biri yok, bir sürü aday çıkıyor karşıma, 1-2 buluşuyoruz, görüşüyoruz, hatta belki çıkıyoruz, ama en ufak bir kaprisinde, ya da yanlışında hemen soğuyorum, uzaklaşıyorum, ne yapayım, dışarda daha bin tane insan var, onunla mı uğraşacağım.” dedi. Bu söz beni çok düşündürdü ve aslında çok uzun zamandır kadın – erkek arasında neden eskisi kadar güvene dayalı, uzun süren ve her iki tarafı da mutlu eden ilişkiler yaşanmadığını da çok güzel ifade etmiş oldu.

Aksiyon filmlerinde çok sık rastladığımız bir söz vardır; filmin süper zeka bilim adamı bir icat geliştirmiştir ve bu icadın peşine düşen bir çok kötü adam vardır. Filmin esas karakterlerinden biri de icadın kötü kişilerin eline geçmemesi için mücadele verirken bir yandan yanında kendisine yardımcı olan kişi ya da kişilere şu cümleyi kurar; “Bu icat, yanlış ellerde korkunç bir silaha dönüşebilir. Bunun kötü adamların eline geçmesine izin vermemeliyiz”. Birçok aksiyon filminde rahatlıkla rastlayacağımız bu klişe söz, günümüzün en büyük icatlarından biri olan internet için de çok rahat kullanılabilir. Evet, internet hayatımıza inanılmaz kolaylıklar getiren ve bize dünyanın herhangi bir yerindeki bilgiyi ulaştıran çağımızın en büyük icatlarından biri, ama biz onu ne için kullanıyoruz?
Günümüzde internet, maalesef bilgi edinmekten çok, müzik ya da film indirmek veya sosyalleşmek için kullanılıyor. Bu da ne yazık ki, beraberinde bazı kötü sonuçlar getiriyor. Ben şimdi burada oturup internetin nasıl bize yararından çok zararının dokunduğundan bahsetmeyeceğim, o belki başka bir yazının konusu olabilir, ben sadece sosyal hayatımıza yapmış olduğu etkilerden kısaca bahsedeceğim. İnternet ve beraberinde gelen sosyal ağ siteleri, bugüne kadar dünya üzerinde yaşamış insanların hiçbir tanesine nasip olmamış bir şekilde günümüz insanlarını birbirine bağladı. 21. Yüzyıla kadar insanlar çok daha küçük topluluklarda yaşayıp, çok daha az sayıda üyesi olan sosyal çevrelerde bulunurken, internetin icadı ve sosyal ağların internet kullanıcıları tarafından kullanılmaya başlanmasıyla, insanların sosyal çevreleri inanılmaz boyutlara ulaştı. Bırakın kendi semtimizden ya da şehrimizden biriyle tanışmayı, başka bir şehirden ya da ülkeden bile arkadaş edinebiliyoruz artık. Günümüzde antisosyal kelimesi, herhangi bir birey için kullanılacak bir sıfat olmaktan çıktı, çünkü en antisosyal denebilecek bir kişinin bile facebook,  twitter veya benzeri sosyal ağ sitelerinde onlarca hatta yüzlerce arkadaşı var.

Bu kadar çok kişiye ulaşmak neden kötü diyebilirsiniz? Aslında tabi ki kötü değil, ama dedik ya bu icat, yanlış insanların elinde korkunç bir silaha dönüşebilir ve işin gerçeği bu yanlış insanlar, hepimiziz ve bu silahla direk kendimizi vuruyoruz. Bizler bu sayede, hiç farkında olmadan hayatlarımıza sonsuz olasılıklar getirdik. Bu sonsuz olasılıklar sayesinde de, tahammüllerimiz azaldı, suistimal ettik, suistimal edildik, üzdük, üzüldük, yıprattık ve yıprandık. Tıpkı, yazıya başlarken bahsettiğim arkadaşım gibi olduk. “Dışarda bin tane insan var kardeşim neden bunu çekeyim ki?” neredeyse hepimizin mottosu oldu. Eskiden çok daha zor kurulan arkadaşlıklar şimdi tek bir tıklamayla ve "friend request send" ibaresi ile kurulabiliyor. Ekranın diğer tarafında oturan hiç tanımadığımız, hiç görmediğimiz kişiyle arkadaş olabiliyor, ona içimizi dökebiliyor veya ona aşık olabiliyoruz. İnternetten tanışıp evlenen insanların ya da internetten evlilik vaadiyle dolandırılan insanların çağındayız.
Her gün birçok insan ile tanışabilmek, biri olmazsa diğeri diyebilmek, karşında sonsuz seçeneklerin duruyor olması, umutlarımızın da hep taze kalmasına sebep oluyor. Neticesinde, bu da o kişi değilmiş o zaman bir sonraki "add as friend" de ya da "confirm friend" de bulacağım belki de doğru insanı diyoruz ve belki de karşımıza çıkan doğru insana gereken şansı vermeden onu tozlu sayfalara terkediyoruz. Fedakarlık yapılmadan ya da emek verilmeden hangi ilişki devam edebilmiş ki? Bir tıklamayla başlayan arkadaşlıklar, doğal olarak bir tıklamayla da bitiyor.

Peki, arkadaşımın söylediği, “en ufak bir yanlışında bitiriyorum”, dediği acaba kendisine hiç olmamış mıdır ? Sonsuz seçenekler sadece bizim için mi vardır? Karşımızdaki kişi de aynı sonsuz seçeneklere sahip değil midir? Onun facebook profilinde “add as friend” ya da “confirm friend” bölümleri çalışmıyor mudur? Tabi ki çalışıyor ve çok sıklıkla başkasına yaptığımız muamele aslında defalarca bize de yapılıyor. Peki, bunun sonu nereye varacak? Hiç kimseye güvenmeyen, sürekli diken üstünde veya umursamazca yaşanan ve en ufak bir hatada ipi çekilen ilişkiler, işleri nereye vardıracak?  Bir şekilde çoktan seçmeli ilişkilerden kurtulabilmiş ve işi evlilik mertebesine ulaştırabilmiş çiftlerin bile birçoğu, iş hayatında kadınların da söz sahibi olmaları ve ekonomik özgürlüklerini ellerine almalarıyla zaten boşanıyorken, hiç evlenemeyenler ya da boşananlar ne yapacaklar? Doğru insanı bulmak için birileri için de doğru insan olabilmeyi ne zaman öğreneceğiz?
Bir gerçek var ki kimse yoğurdum ekşi demez, hatta herkes aklını pazara çıkarmış, gitmiş yine kendi aklını almış diye atasözümüz bile var. Aziz Nesin, bu ülkenin % 70 i gerizekalıdır derken “aa ama adam doğru söylüyor” diyenlerin hiçbiri kendisini o % 70 in içinde görmez. Yani biz hep haklıyızdır, hata da hep karşı taraftadır. Peki, herkesin aynı anda haklı olması mümkün müdür? Pek tabi ki değildir. O zaman biz kendi hatalarımıza bakmayıp karşı tarafı direk silerken ve kendimizin hep doğru insan olduğumuza inanırken kendimize karşı ne kadar samimiyiz? Ya da madem o kadar doğru insanız o zaman yaşanan bu durum nedir?
İşin gerçeği, herkesin hatırlayacağı, “Yok aslında birbirimizden bir farkımız ama biz Osmanlı Bankasıyız” reklamından farklı değildir. Hiç kimsenin kimseden fazla da bir farkı yoktur. Günümüz insanının ilişkilerini iyi yönetememesinin sebebi, karşısındakinin ona uymamasından değil, onun hep daha iyisini arıyor olmasındandır. Hep daha iyisi vardır, ruh ikizim gelecektir derken, kendisi gibi düşünen ve kendisi gibi davranan karşısındaki adayın içini iyi göremez. Umursamazca hayata geçirilen her vazgeçiş, etrafımıza ördüğümüz duvarları kalınlaştırır. Halbuki, biz o duvarlarla kendimizi dışardan koruduğumuzu zannederken aslında kendimizi de içeri hapsediyoruzdur. Her kalınlaşan duvar dışarıyı iyi görmemizi biraz daha engelliyor ve biz doğru insanı bulsak bile tanıyamayacak hale geliyoruz. Hatta durum öyle bir hal aldı ki, hasbelkader ilişkileri olanlar, bir süre sonra elektriklerini kaybediyorlar, ilişkiyi daha başlatamayanlarsa da kaçıp kovalamacaya dönüşen anlamsızlığı aşk zannediyorlar. İlişkiler bu hale gelince de, insan hayatındaki vites atma yaşları da ileriye doğru kaydı. Eskiden otuz yaşını aşmış ve hiç evlenmemiş insanlar parmakla gösterilirken, şimdi nerdeyse evlenebilenler ya da daha doğrusu evliliğini mutlu sürdürebilenler parmakla gösteriliyorlar. Kırk yaşına merdiven dayamış birçok insan, aile kurma gibi bir hayale artık sahip değil. Bizler şu an yaşlanmış ebeveynlerimizin yanındayız ve hayatlarının son dönemlerinde onlara destek oluyoruz, peki bu kafayla gidersek hayatımızın son döneminde bize kim destek olacak?

Sonsuz olasılıklara sahip olmak, benliğinde ego taşıyan ve bu sebeple de doyumsuz olan insanoğlu için maalesef çok büyük bir talihsizlik. Tüketim çağında olmamız ve medya tarafından sürekli tüketimin pompalanıyor olması sebebiyle, sadece mal ve hizmetleri tüketmiyor, etrafımızdaki insanları da tüketiyoruz. Sürekli bir arkadaş ve ilişki erezyonuna uğruyoruz. Bunun ne kadar çabuk farkına varır ve kendimizi bundan kurtarırsak, icadı o kadar doğru şeyler için kullanmış oluruz. Ne de olsa dedikleri gibi, hayat kırkından sonra değil, farkından sonra başlar ve önemli olan özlü sözleri beğenip paylaşmak değil, onları hayata geçirmektir.

Tolga AYKUT

23 Aralık 2011 Cuma

Bazen bir yıldız kayar,..... tek dileğiniz “huzur içinde yatsın” olur.

Ben küçücükken, annemler yılda birkaç kez avrupaya giderlerdi. O zamanlar ben daha ilkokula bile başlamadığımdan, annem yanlarında beni de götürmeyi pek tercih etmezdi. Hiç de haksız sayılmazdı aslında; hem ben gittiğimden çok bir şey anlamayacaktım, hem de onlara boşuna ayak bağı olacaktım. Onun yerine bana, biraz beni de kırmamak için, biz babanla 10 gün avrupaya gidiyoruz, istersen seni de götürürüz, ama yok gelmem dersen o zaman onun yerine sana bir çok oyuncak getiririz diyerek, sözde seçimi bana bırakırdı. Ben de avrupadan gelecek birbirinden ilginç arabalar, legolar, ve daha bir sürü başka oyuncağın heyecanıyla ve kararı kendimin vermesinin getirdiği güvenle, tamam o zaman beni anneanneme bırakın der, sonra da bana getirecekleri oyuncakları bir çırpıda sıralardım. Her iki taraf da pazarlıktan memnun olur, annem beni ekmiş olmanın getirdiği huzurla tatiline gider, ben ise 10 gün sonra kavuşacağım oyuncakların heyecanıyla anneannemin evinin yolunu tutardım.

Annemle babam avrupadayken, ben anneannemin Çankayadaki evinin kocaman salonunda top oynar, arada geldiğim misafirlik ziyaretlerine kıyasla daha uzun kaldığım için de, ilk kez geldiği evi keşfetmeye çalışan bir kedi gibi, evin her bir köşesini karıştırır, anneannemin uzun zamandır arayıp da bulamadığı ne varsa ortaya çıkarırdım. Oğlum sucuk gibi oldun, gel sırtına şu bezi koyayım demesine aldırmadan akşama kadar ordan oraya koşturur, akşam üstü olduğunda ise beraber, harika bir Ankara manzarasına sahip kocaman balkonunda çiçekleri sular, sonra da akşam yemeği için sofrayı kurmasına yardımcı olurdum. Ben çok severim diye menü hep köfte makarna ve yoğurt olurdu. Anneminkinden farklı olarak anneannem, içine biraz da maydonoz koyduğu köfteleri kızartır, masadan ketçabı hiç eksik etmez ve harika hoşaflar yapardı. Onun sayesinde ben annemlerin 10 günlük seyahatinin nasıl geçtiğini anlamam, hatta o 10 gün de bana, kendi evimden uzak olduğum için tatil gibi gelirdi.

Sonra benim için okul dönemi başladı ve babamın da emekli olması ile annemlerin avrupa tatilleri gitgide azaldı. Sonrasında biz ailecek İstanbul'a taşındık ve anneanne evindeki tatillerim bir süreliğine sona erdi. Yıllar sonra lise döneminde, anneanne tatilleri yine başladı. Şubat tatillerinde 1-2 arkadaşımı da yanıma alıp Ankara'nın yolunu tutmaya başladım. Anneannem ayrı şehirlerde oturduğumuz ve daha az görüşebildiğimiz için, yaşı çok daha ilerlemesine rağmen aynı keyif ve mutlulukla ağırlardı bizi. Lise bittikten sonra üniversite ve iş hayatı yine bizleri ayırdı. Büyümenin ve özgürleşmenin getirdiği gençlik heyecanıyla yolumuz daha az düşer olmuştu Ankara'ya artık, ta ki askerlik zamanı gelene kadar. Askerlik için kurada Ankara çıkınca, anneanne tatilleri tekrar başlayacak diye çok sevinmiştim. Kısa dönem yaptığım askerliğimde, hafta sonları çarşı iznine çıktığımda soluğu anneannemin evinde alır, onun hazırladığı prenslere layık kahvaltıyı yapar, sonra da uzun uzun sohbet ederdik.

Benim anneannem hep yaşlıydı, ben çocukken annemlerin tatilleri sırasında bana bakarken de yaşlıydı, lise yıllarında arkadaşlarımla kendisini ziyaret ettiğim zaman da yaşlıydı, üniversite bitip, iş hayatında bir beş sene geçirdikten sonra askerliğimi yaptığım zamanda yaşlıydı. Kendimi bildim bileli yaşlıydı anlayacağınız. Hep yaşlıydı ama son zamanlarda iyice yatağa mahkum olmuştu. Uzun süredir tedavi görüyordu ama artık yorulmuştu. Geçtiğimiz salı bir anda 92 yaşında bize veda etti. Otuzsekiz senedir özlediği kocasının yanına defnettik kapalı ve iç karartıcı bir Ankara gününde. Ben inanamadım, hala da inanamıyorum. Hayatım boyunca hep yaşlı olduğu için, belki de bana ölümsüz gibi gelmişti. Hep vardı, hep ordaydı, hep de olacaktı. Bana maydonozlu köfteler kızartan, birbirinden güzel hoşaflar yapan, nerden buldun oğlum onu ben de kaç gündür onu arıyordum diyen, prenslere layık kahvaltılar hazırlayan anneannem artık yok. Her ölüm erken ölümdür. Gökten bir yıldız kaydı ve benim tek dileğim, nurlar içinde yat ve mekanın cennet olsun anneannecim.

Tolga AYKUT

14 Aralık 2011 Çarşamba

Do you know where you're going to?..... Do you like the things that life is showing you?.......

Aynaya en son ne zaman baktınız? Ama makyaj yapmak, diş fırçalamak ya da traş olmak için değil, kendinizle yüzleşmek için. En son ne zaman iki elinizi lavabonun kenarlarına dayayıp, aynadaki aksinizin karşısına dikilip, kendinize meydan okudunuz?

Genelde yapamıyoruz maalesef. Konu hayatın acımasız gerçeklerini kendimize ifade etmek olunca, başaramıyoruz. Kendimizi kandırmak, amaan sende demek, pislikleri temizlemek yerine onları halının altına süpürmek daha kolay geliyor. Bir şekilde düzelir nasılsa diyoruz, başkası mutlu mu ki diyoruz, hayat böyle birşey işte diyoruz, ve hep geçiştiriyoruz. Depresyona girmemek için ve psikolojimizi sağlam tutmak adına çok da yanlış değil, başarısızlıklar, acılar, kederler ya da memnuniyetsizliklerle yüzleşmeyi ötelemek, çünkü acı tazeyken onlarla başa çıkmak çok daha zor. Peki ya sonrası?

Sonrası, öncesinden kesinlikle daha önemli. Zaman denen ilaç devreye girdikten ve sıkıntılar ilk andaki şiddetini kaybettikten sonra artık birşeyler yapmanın vakti gelmiş demektir. Sonrasında aynaya bakıp, kendimizle yüzleşmemiz ve Diana Ross'un bize sorduğu soruya içtenlikle cevap vermemiz gerek. Hayatımızdan memnun muyuz? Başımıza bu sıkıntılar neden geldi? Neler bizim elimizde, neler değil? Hangi kararları kendimiz veriyoruz, hangi kararları, toplum, çevre ya da ailemiz bizim adımıza veriyor? Gelecekten ne bekliyoruz? Hayal ettiğimiz yolda gidebiliyor muyuz? Hayal ettiğimiz yol akılcı ve rasyonel mi? Yoksa hayatımızı bir hayal uğruna mı harcıyoruz? Mutlu muyuz? Yoksa mutlu olabilmek için herşeye sahipken yine de mutsuz muyuz? Bunların sebebi kendimiz miyiz, yoksa bize dayatılan, kodlanan şeyler mi bu düşünceleri taşımamıza sebep oluyor? Yoksa allaha bin şükür sağlığım yerinde, mutluyum ve huzurluyum mu diyoruz.

Sağlığın bozulması, yaşlılık, ölüm, doğal afetler gibi hayattaki bazı dertler, bizim dışımızda gelişen bizim engelleyemeyeceğimiz dertlerdir. Engelleyemeyeceğimiz dertler için yapacağımız fazla bir şey yoktur, ve kendimizi ya da talihimizi suçlamanın da bir anlamı yoktur. Zaman, gereken tedaviyi uygulayacaktır. İflas, boşanma, yalnızlık, işsizlik, başarısızlık ve benzeri dertler ise bizim sebep olduğumuz dertlerdir. Sebepleri de, çözümleri de bizdedir. Sağlığımızın bozulması eğer kendimize kötü baktığımız için olmuşsa yine sebebi bizizdir. Başımıza gelen sıkıntıyla yüzleşmeli, sebebini belirlerken kendimize karşı dürüst olmalı ve çözümü için de adımlar atmalıyız. Bir şekilde düzelir nasılsa dememeli, ben bu işi düzelticem demeliyiz. Başkası mutlu mu ki dememeli, başkası beni ilgilendirmez, ben mutlu olucam demeliyiz. Hayat böyle bir şey işte dememeli, hayat çok güzel ve yaşamaya değer, ben onu daha da güzelleştiricem demeliyiz. Biz kendimiz mutsuz olursak kimi mutlu edebiliriz ki? Mutluluk bir şeylere sahip olmakla ya da hedeflere ulaşmakla gelmez, o şekilde yaşanan hazzın adı tatmindir ve bir süre sonra da yok olup gider. Mutluluk ulaşılması gereken bir yer değil, yolculuğun kendisidir.

Her birey kendi hayatını yaşar, bu sebeple bize bizden başkasından fayda yoktur. Kendimiz düştüysek, yine kendimiz kalkıcaz demektir. Yeter ki kalkmak için neler yapmamız gerektiğini iyi belirleyelim. Yeter ki silkinelim, üzerimizdeki ölü toprağını atalım, aynanın karşısına geçelim, kendimizi kandırmayalım, gerçeklerle yüzleşelim, kararlı olalım, sorumluluk alalım ve harekete geçelim. Hayat çok hızlı bir şekilde akıyor. Kendimiz için birşeyler yapmanın zamanı geldi de geçiyor bile. Şimdi değilse ne zaman?

Akıntıyla sürüklenen dal parçası olmayın, nehirin kendisi olun.


Tolga AYKUT


29 Kasım 2011 Salı

Biraz da sanat konuşalım. ;)

Contemporary İstanbul

Bir Contemporary İstanbul Sanat fuarını daha geride bıraktık. Yerli ve yabancı bir çok galerinin katıldığı bu seferki fuar, geçen yıllara göre çok daha büyük bir alanda ve çok daha fazla ziyaretçi katılımyla gerçekleşti. Fuarı bir koleksiyoner gözüyle anlatmam gerekirse genel olarak başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Son yıllarda Türkiyede sanata olan ilgi artışı, bu tür fuarların çok daha keyifli geçmesine sebep oluyor. Zaten ben de çok keyif aldığımdan, ilki çarşamba günü öngösterim, diğeri pazar günü fuarın son günü olmak üzere fuarı iki defa ziyaret ettim.

Fuara girdiğimizde, giriş katında her zamanki gibi Dirimart ve Galeri Artist bizi karşıladı. Hazer Özil'in sahibi olduğu Dirimart, en güzel lokasyona sahip standlardan biriydi. Dirimart'da Ekrem Yalçındağ, Ebru Uygun, Yeşim Akdeniz Graf, Ramazan Bayrakoğlu, Hermann Nitsch ve Peter Zimmerman, eserleri sergilenen sanatçılardan bir kaçıydı. Yeşim Akdeniz Graf'ın işi, sanatçının bugüne kadar gördüğüm en güzel işlerinden biriydi. Yeşim Hanım bu sefer çok daha figüratif ve çok daha canlı renklere sahip bir çalışma yapmış, bu sebeple sanatseverler uzun uzun resme bakmaktan kendilerini alamadılar. Keza Hermann Nitsch'in işi de gördüğüm en güzel Nitsch idi. Hermann Nitsch, genelde tek rengi yoğun kullanarak resimlerini yapar, ama sergide ki resmi sanatçının birden fazla renk kullanarak ve canlı renkler seçerek yapmış olduğu bir işti. Dirimart bir ara o kadar yoğun ziyaretçi ilgisine sahip oldu ki galeri sahibi Hazer Özil ve galeri direktörü Özlem Ünsal yorgunluktan ayakta duramayacak hale geldiler.

Galeri Artist'de ise, Ergin İnan, Abidin Elderoğlu, Ben Willikens ve Wim Delvoye, sanatçılardan bazılarıydı. Özellikle Ergin İnan'ın eserleri ile Wim Delvoye'nin eseri kesinlikle standın en çarpıcı eserleriydi. Türkiye'nin m2 olarak en büyük galerilerinden biri olan Galeri Artist'in sahibi Dağhan Özil, yılların birikimyle Türk sanatseverlere hiç görmedikleri işleri göstererek, Türk koleksiyonerlerin ufkunu açmaya Contemporary Art fuarında da devam etti.

Olcay Art'ın standında Devrim Erbil, Mehmet Uygun ve Barış Sarıbaş'ın eserleri vardı. Devrim hoca'nın meşhur İstanbul eserlerinden birinin 3D animasyonu ise görülmeye değerdi. Haldun Dostoğlu'nun sahibi olduğu Galeri Nev'de ise bence fuarın en güzel işi vardı. Çalışmalarını Los Angeles'da sürdüren Canan Tolon'un dört parçadan oluşan eseri, daha fuar başlamadan 130.000 USD ye satılmıştı. Kendi adıma söyleyebilirim ki en uzun seyrettiğim eser Canan Tolon'un eseriydi ve bu kadar çabuk satılmasına hem sevindim hem üzüldüm. Tayfun Erdoğmuş'un ise çarşamba günkü öngösterimde sergilenen eseri satılmış olacakki, pazar günü gittiğimde en az onun kadar güzel bir başka eseri sergilenmeye başlanmıştı.

Galeri Merkür'de Adnan Çoker ve Bubi'nin eserleri sergileniyordu ve sevgili Bubi yeni tarzıyla bir kez daha sanatseverleri heyecanlandırmayı başarmıştı. Alt katta ise, Art ON Galerinin standı en ilgi çekici standlardan biriydi. Oktay Duran sıcak sohbetiyle Art ON Galeri de bizi çok iyi ağırladı. Sanatçılarından Burcu Perçin'in daha canlı renklerden oluşan yeni dönem büyük ebatlı işleri çok güzeldi ve zaten hemen satıldılar. Neyse ki 3 Mart 2012 de Burcu Hanım'ın bir sergisi olacak, fuar da alamayanlar o sergi de şanslarını deneyebilirler.

Kısa kısa elimden geldiği kadarıyla 2011 Contemporary İstanbul'u size anlatmaya çalıştım. Bütün bir fuarı buradan anlatmak maalesef mümkün değil ve ben asla bir sanat eleştirmeni değilim, zaten olamam da. Bunun için çok ciddi bir bilgi birikimi gerekiyor. Ben sadece bir koleksiyoner gözüyle aklımda kalanları aktarmaya çalıştım. Umarım bundan sonraki fuarlara gitmeniz için biraz olsun heves ya da ilgi oluşturabilmişimdir.



Dedemin İnsanları

Sanat diyip de sinema dan bahsetmezsek olmaz heralde. Ben de geçen akşam gittiğim Dedemin İnsanları adlı filmden biraz bahsetmek istedim. Çağan Irmak yine coşmuş ve çok güzel bir filme imza atmış. Mübadele döneminde daha ufacık bir çocukken Girit'deki evlerinden çıkmak zorunda kalan ve Ege'nin bir kasabasına yerleşen Mehmet bey'in bu göçten yıllar sonra doğan torunu Ozan ile arasındaki ilişkiyi anlatan film, ırkçı felsefeye sahip insanlara da üzerinde düşünecekleri bakış açıları sunuyor. Mekanlar, kostümler ve en önemlisi oyunculuklar bir harika. Mehmet bey rolündeki Çetin Tekindor, biraz Babam ve Oğlum daki rolüne benzer bir rolde oynamış olsa da, yine de gözlerin yaşla dolmasını sağlıyor. Gökçe Bahadır ve Hümeyra da çok başarılı oynamışlar. Yiğit Özşener ise farklı rollerle oyunculuğunu mükemmelliğe doğru götürmeye devam ediyor.

Biz bir zamanlar ne iyi insanlarmışız, o zamanlar hiçbir şeyimiz yokmuş ama ne kadar mutluymuşuz dedirten sıcacık bir film Dedemin İnsanları. Muhakkak görülmesi lazım, pişman olmayacaksınız.



Tolga AYKUT

20 Kasım 2011 Pazar

İki adım geri çekilip, resmin bütününü görebilmek.

Bir resme çok yakından baktığınızda asla resmin tamamını göremezsiniz. Resmin küçük bir parçası ya da detayı, kendi içinde size bir şeyler anlatabilir ama asla resmin tamamının ne demek istediğini size gösteremez. Yakın durduğunuz için gördüğünüz kısım, sizin hoşunuza gidebilir ya da sizi mutsuz edebilir ama söz konusu koca bir resim ise gördüğünüz şey sadece o ana ait bir detaydır. Hayat da biraz buna benzer, anlık yaşadığımız mutluluklar ya da sıkıntılar bizi o an konunun bütününden uzaklaştırabilirler ama gerçekleri asla değiştirmezler.

Yukarda anlattığım sebepler yüzünden başlığa “detaylarda boğulmak” da diyebilirdim ama diğeri gözüme ve kulağıma açıkçası daha bir şirin gözüktü. Aslında bir tanesi sürekli yaptığımız bir hata diğeri ise o hatadan dönmek için yapmamız gereken hareket, ama kaçımız yapabiliyoruz, kaçımız iki adım geri adım atıp aslında neyin önemli olduğunun veya asıl amacımızın ne olduğunun farkına varıyoruz?
Hayat aslında çok basit, onu zor hale getiren bizleriz. İngiliz felsefeci Thomas Hobbes’ın meşhur sözü Homo Homini Lupus,  “İnsan insanın kurdudur”  bu durum için söylenmiş en güzel sözlerden biridir. Bazen bilerek, bazen bilmeyerek durumu hep bizler daha zor hale getiririz. Aslında olay çok basittir ama egolar, hırslar, çevre baskısı ve kompleksler bizim basit olan bir olayı karmaşık ve işin içinden çıkılmaz bir hale getirmemize sebep olurlar.  
Konuyu birkaç örnekle daha açık bir hale getirebiliriz. Mesela, özel bir yemek için aşermiyorsanız ya da özellikle gitmek istediğiniz bir restoran yok ise, özlediğiniz arkadaşınızla buluşmak için bir bahane olan yemek programında hangi restorana gittiğinizin ne önemi olabilir? Oysa çoğumuz, sözde özlediğimiz arkadaşımızla, oraya mı gidelim buraya mı gidelim diye az didişmemişizdir. Keyifle ve özlemle başlaması gereken sohbet boş yere gerginlikle başlamıştır. Aslında gidilecek yer detaydır, resmin bütünü ise özlenen arkadaşla keyifli bir yemek yemek ve özlem gidermektir.

Başka bir örnek vermek gerekirse; yaşadığınız şehrin ya da çevrenizin en dillere destan düğününü yapmak için ant içmediyseniz ve yaptığınız hazırlıklar asgari seviyede bir düğünde olması gereken şeyleri yeteri kadar yansıtıyorsa, hayat arkadaşım dediğiniz kişiyle bir ömür geçirmek için yemin edeceğiniz geceyi sevdiklerinizle kutlamak yeteri kadar mutluluk verici değil midir? Ekstra streslere gerek var mıdır? Her anı, mutlu ve heyecanlı bir bekleyişle geçmesi gereken hazırlıklar, yerini stres ve didişmeye bıraksa daha mı içinize siner düğününüz ya da daha mı mutlu olursunuz ilerde? Evliliklerin bir kısmı daha düğün hazırlıkları aşamasındayken teklemeye başlar, oysa esas amacın yanında sorun ettiğimiz şeyler aslında ne kadar da önemsizdir. Çiçekti, masa düzeniydi, süslemeydi ve benzeri birçok şey aslında detaydır, resmin bütünü ise hayat arkadaşınızla yapacağınız ve sevdiklerinizi davet ettiğiniz bir kutlama yemeğidir.
Ya da hiç düşünmeden canımızı vereceğimiz çocuğumuz, bilmeden evin nadide bir eşyasına zarar verdiği zaman, eşyadan daha mı kıymetsiz olur o anda? Bir anlık hiddetle ona kızmak ya da bağırmak eşyayı ona tercih ettiğimiz anlamına mı gelir? Maalesef onun gözünden evet, oysa biz o sırada detayda boğulmuşuzdur. Resmin bütünü, kendine güvenen ve güçlü karakterli bir çocuk yetiştirmek iken biz daha ilk adımda ona eşyadan bile daha değersiz olduğunu hissettirmişizdir. Zarar gören eşya bir detaydır, her zaman yerine yenisi konabilir, ama resmin bütünü, çocuğunuzun iyi yetişmesidir ve telafisi çok daha zordur.

Yukarıdakilere benzer, daha başka birçok örnek verebiliriz.  Sizin ya da çevrenizin amacından şaşıp, konuyu bambaşka yerlere getirerek, durumu işin içinden çıkılmaz hale getirdiği kim bilir kaç tecrübe olmuştur. Aslında hayat çok basittir. Güzel ve eğlenceli bir çocukluk geçir, alabileceğin en iyi eğitimi al, hayatını yaşamak için gerekli parayı kazanacağın ve çalışmaktan keyif alacağın bir işe gir, mutlu olacağın bir aile kur, hayırlı evlatlar yetiştir ve rahat bir yaşlılığın ardından dünyaya veda et. Kabaca resimler bunlardan ibarettir. Bunları yapmak tabi ki yazıldığı kadar kolay değildir ama resmin bütünün bunlar olduğunu bilmek ve sık sık kendimize hatırlatmak bu hedeflere daha kolay ulaşmamızı sağlar. Sayılanların haricinde geri kalan her şey bizim egolarımız, hırslarımız, çevremizin bize kodladığı istekler ve komplekslerden ibarettir.
Yetişkin bir insanın hayatındaki değerleri; sağlığı, büyüdüğü ailesi, işi, arkadaşları ve kurduğu ailesi diye sıralayabiliriz. Madem resmin bütününe bakmak diye başlık attık, o zaman hayattaki değerleri de bir resimden bahsedermiş gibi örnekleyelim. Bu değerlerin evimizin salonunda asılı olan beş tablo olduğunu varsayalım. Bu tabloların tepesine onları gösterecek güzel aydınlatmalar koyarsak tabloların keyfine varabiliriz ancak. Çünkü güzel bir tablonun güzel de bir aydınlatmaya ihtiyacı vardır. Tabloyu en iyi şekilde gösterecek aydınlatmayı koymak tabloya değer vermektir. Yeteri kadar değer vermediğimiz için aydınlatma koymadığımız bir tablo karanlıkta kalır ve biz, onun hissettireceği duygulardan mahrum kalırız.

Bu benzetmeden yola çıkarak diyebiliriz ki eğer yaşamımızdaki ögelerden birine diğerlerinden daha fazla önem verirsek ya da birine hiç önem vermezsek, hayatı ıskalayacağımız garantidir. Yaşamak için çalışmamız gerekirken, çalışmak için yaşamaya başladığımızda resmin detaylarında boğuluyoruz demektir. Çünkü ancak, hayatta her şeye gereken önemi verdiğimiz takdirde mutlu oluruz. İş hayatına aşırı önem veren biri, güzel arkadaşlıkları ve mutlu bir ilişkiyi ıskalar. İş hayatındaki streslerle baş edemeyip, aslında parayı kazanma sebebi olan en yakınlarını kırabilir. Eğlenceye aşırı önem veren kişi, hayatı güzel geçirmek için gereken parayı kazanamaz ve bu sayede ilerde başka şeylerden mahrum kalır. Arkadaşlarına çok önem veren kişi anne babasıyla ya da sevgilisiyle layığı kadar vakit geçiremediği için, onlarla yaşayacağı güzellikleri ıskalar. İşine değer vermeyen biri işini, eşine değer vermeyen biri eşini kaybeder.
Dediğim gibi yazılanları uygulamak, yazıldığı kadar kolay değil elbet ama kolay olsa zaten değerli olmazdı. Bunları uygulamanın ilk adımı karar vermek ve harekete geçmek. Bir kere yola çıktıktan sonra ise egomuzun ve çevremizin bizi amacımızdan saptırmaması için bol bol kendimizi telkin etmemiz lazım. Sürekli kendimize benim esas amacım ne, ben şu an ne yapıyorum ama aslında ne yapmam gerekiyor, gibi sorularla kendimizi uyarmamız lazım.

Hep söylediğimiz gibi hayat aslında çok basittir ve dengede olması gerekir. Onu çok karmaşık bir hale getirmemeli, hayatımızdaki bütün değerleri dengede tutmalı ve hepsine gereken önemi vermeliyiz. Her zaman resmin bütünü görebileceğiniz bir uzaklıkta durmanız dileğiyle.

Tolga AYKUT